YÖRE MİMARİSİ
Aydın GERMEN Dizi A-4
Açıklama: Bu yazı Mimarlık dergisinin Mayıs 1974 sayısında yayınlanmıştı. Yazı, o zamana dek halk mimarisi vs olarak adlandırılan yapı işlerini yeniden tanımladı.
Konuya ilginin artmasında büyük katkısı olsa gerek. Tartıştığı konular bugün de canlı. Bazı bölümleri kuram niteliği taşıyor.
Alışılmış mimarlık kurumları içine giren ve girmeyen yapı tarzları şeklinde bir ayrım süregelmektedir. Bu ayrım belki toplum veya yöneticileri tarafından değil, daha çok mimarlık mesleği içinde yapılmaktadır. Her meslekten kendi konusunda üstün görgü, birikim, yöntem, sezgi ve ötesini bekliyoruz. Böyle olsa mimarlık meslek kurumları içine giremeyen yapıların belirgin eksiklikleri olmak gerekir. Oysa, Rudofsky'nin de ortaya attığı gibi meslekler sezgi ile değil iş ve ticaret ile ilgili topluluklardır.
Burada başka ayırımlar deneyeceğiz. İlk olarak konu çok kaba çizgilerle ortaya konulabilir. Mimarlık mesleğinin ana akımları çok çeşitli şekillerde tanımlanabilir, fakat biz burada "büyük" mimariyi merkezleşmiş devletlere bağlayalım. Böyle ülkeler çapında yapı tarzları bölge ve yörelerden de alınarak bazı standartlara yöneltilmiş, simge değerleri de verilerek ülke çapına yaydırılmış, bunların birçoğu da kıta çapı veya kıtalararası yayılmaya kadar varmıştır. Bu gelenekler mimarlık okullarında veya başka şekillerde sürdürülebilir.
Yirminci yüzyılın en kaba çizgileri olarak ise büyük bürokratik örgütler mimarlığı, "yeni-yoğunluk" mimarlığı (eski şehirlerde de yüzey ölçüsü olarak çok yüksek yoğunlukların olduğu unutulmazsa), ve toplu inşaat mimarlığı düşünülebilir.
Yukarıdaki iki çeşidin dışında kalan yapı gelenekleri var, ve konumuz bunlar. Bu geleneklerin birçok benzer tarafları var. Fakat bunlar hep birlikte adlandırılacak kadar yakınlık gösteriyorlar mı? Bir arada değerlendirilmeleri şimdilik şu açıdan yararlı olur: alışılmış kurumların dışında ne değerler bulunduğu saptanabilir. Uzun sürede ise hepsine tek isim vermek bu yapı geleneklerini ancak "arta kalan" (residuel) yöntemi ile değerlendirmek olur. Bu ise "ikinci - sınıf gelenek" tutumunu sürdürmektir. Oysa bu yapı geleneklerinin ikinci sınıf değil başlıca sağlam yöntem olduğunu önermek için hem elimizde yeterli bilgi var, hem de son yüzyıllar batı geleneklerinin evrensel yöntemler olmadığını gittikçe öğreniyoruz ve tarihteki kovukları içine daha ayrıntılı olarak oturtabiliyoruz. Dışarıda kalan gelenekleri geçici olarak yöreler mimarisi veya "vernacular" şeklinde adlandıralım. İlginç sayılan örnekler geçmişten kalma. Fakat günümüzde varlıkları sürüyor. Canlılıkları ise şüpheli. Buna karşılık, günün en canlı konuları olan gecekondulara, deneme mimarlığına veya devingen konutlara yakından bağlanabilmektedirler.
Yöre geleneklerinden birçoğunun kalan şekilleri ile bundan sonra ne kadar yararlı olabileceğini bilmiyoruz. Fakat bunlar üstündeki yanılmalardan temizlenmesi gereken birincisi bunların donmuş çözümler olduğu varsayımıdır. Bunlar günümüzde de gelişmeler göstermektedir. Böylece herhangi bir anda unsur ve tutum katkısı yapabilirler. Ayrıca, bu geleneklerin günümüzdeki önemini belirtmek için iki nokta daha sayılabilir.
Birincisi, Rudofsky'nin önerdiği gibi yirminci yüzyıl mimarlığının büyük buluşları olarak bellediğimiz yöntemlerin hemen hepsi yöre mimarilerinde daha evvel uygulama görmüştür. Asya ve Afrikalı okumuşların hepsinde çağdaş batı gelişmeleri üstünde tüm ters bilgiler vardır, konu sanatlar ve mimarlık olduğu takdirde büsbütün. Batılı araştırıcıların bir kısmı gerçeği ortaya koymak için ellerinden geleni yapıyorlar. Münich'te 1972'de Dünya Kültürleri ve Çağdaş Sanat sergisi elli ve daha fazla yıllık batı gelişmelerinden bilinenler dışında da pek çoğunun Asya ve Afrika'dan esinlenme bile değil açık seçik kopya olduğunu açıkça ortaya koymakta idi. Musiki'de ise durum gün geçtikçe aydınlanmakta. Yapı gelenekleri araştırma ve yayınlarımızı artırdıkça mimarlıkta da durumun aynı olduğunu göreceğiz.
İkincisi, içinde bulunduğumuz yıl. Son on yılda dünya toplumları birkaç merdiven tırmandılar ve önemli bir kılıf değişmesi oldu. Bu yıldan itibaren bunlardan bir kısmının sonucu alınacak. Daha da önemlisi, önümüzdeki yıllar içinde kaynakların kullanılışı üstünde, protestan rationalismi ve Renaissance düşüncelerinin terk edilmesi konularında kararlar alınacak. Bugünkü sorunlarımızın çoğu ise gitgide bir şehirler sorunu olarak beliriyor. Yöre mimarilerinin bazı durumlarda dosdoğru çözüm vermeleri, diğer durumlarda ise tutum ve yöntem sağlaması ve bu ikinci-sınıf geleneğin ana kurumların üstüne çıkması mümkün.
Yöre mimarilerinin bazı yaygın nitelikleri belirlenebilir (terimler ise Açıklamalar bölümündedir). Formel olmayan, ve sınıflandırılmamış yapı geleneği olduğu ileri sürülebilir (R.-giriş bölümü). İlk tanım daha çok Çin veya Batı Avrupa geleneğindeki formelleşme derecesini anlamakta işe yarayacaktır. Sınıflandırılmamış olması ise yöre mimarilerinin canlılığım ortaya koyabilir. Rudofsky ayrıca "communal" bir nitelik görmekte (topluluk mimarlığı). Fakat, bu son noktayı uzmanlığa dayanmayan bir süreç şeklinde yorumlamak yerinde bir gözlem değil kanısındayım.
Gördüğüm örneklerin çoğu tek bina değil, şehir mimarisi olduğu izlenimi bırakmaktadır Ayrıca bu gelenekte konum seçimi ustaca ve ince hesaplıdır (Rudofsky'de bu nokta çok iyi belgelenmiş durumda). Şehir arazisi, dağınık mülkiyet ve mekân boşlukları çağdaş şehirlere kıyasla çok daha ustaca ve verimli olarak kullanılmaktadır. Birimler arası benzerlik ve görünürde büyük bir disipline rağmen yapı tipi, kullanış ve mekân tanımlarının çağdaş şehirlere kıyasla çok daha az kısıtlanmış ve daha geniş bir seçim serbestliği içinde olduğu kanısındayım.
Bunlara karşılık bazı tanımlar yersizdir. "Arta kalan" nitelikler veya gelenekler açısından sınıflandırmak birşey öğretmez, ve temel nitelikleri görmemize engel olur. Bu yapıları yapan adamların uzman olmadığını ileri sürmek doğru olmasa gerektir.
Herhangi başka bir ölçütün de bu "iki mimari' arasında açık seçik sınır çizebilmesi olanağı yok. Sürmene ve Kastamonu yapılarını, Kütahya evlerini, Lhasa'daki Potala'yı sınırın hangi tarafına koymak gerektiği açık olmadığı gibi, aynı şey Hacı Bektaş Külliyesi, Beauvais katedrali, hatta Boğaziçi yalıları, Divriği Ulu Camii, Katsura sarayı için de söylenebilir. Aradaki fark daha çok bir kısmının incelenme ve hayran olunma süreci içine girdiği, diğer kısmının ise henüz girmemiş bulunduğudur.
Yöre mimarilerinden birçoğunun uzun bir sürede yüksek "mükemmelleşme" düzeylerine vardığı, buna karşılık 10, 30 veya 400 yıllık moda dönemlerinden geçmediği düşünülebilir. Değişim ise bu geleneklerin çoğunda yavaş veya çabuk şekillerde olmaktadır. Tarım üretimi, bitki örtüsü, toprak verimi ve aşınması, yer değiştirmeleri, yoğunluk, tüketim usulleri, dağıtım ve bölüşüm sistemleri, baskı ve sömürme yöntemlerinde ufak değişiklikler bile yapı tarzında gelişmelere kolaylıkla yol açabilmektedir.
Yöre mimarisinde kasaba veya yapı formlarını "iç kurallara", gizli ve soyut sistemlere bağlayan inceleme sayısı azdır (O. -13). Gizli ve soyut düzenleme kurallarının yöre mimarisinde önemli olduğuna biz de katılalım. Yalnız, son yıllarda functionalism'e karşı çıkar görünen ve kendi de oldukça functionalist olan structurallst yaklaşımlar, ve semiotik değerlendirmeler de içinde bulunduğumuz yıllarda abartılma tehlikesi getiriyorlar. Birkaç yıl evveline kadar simgeleri görmezlikten gelen toplum bilimleri 1970'lerde de belki fazla simge analizi yapacak. Bütün bu koşullar içinde, yöre mimarisi üretim çeşitleri ve algılama düzenletince ne kadar etkileniyorsa, yaşamın bütün yönlerini de o kadar etkileyebiliyor. Diğer taraftan, sanayileşmemiş ülkelerin kasaba ve köylerinde bu konunun sanayileşmiş ülkeler için söylenen "ilk biz yapılarımızı şekillendiririz, sonra da onlar bizi" kuralından bazı farklarla ele alınması gerekebilir.
Günümüzde doğa bilimlerinde ve sanatta mekanik, Descartes'çı ve Newton'cu mekân ve zaman anlayışı çoktan çökmüştür. Özellikle sürekli ve mutlak uzay anlayışı artık temelde oturmamaktadır. Buna karşılık bu mekanik dünya toplum bilimlerinde ve şehir incelemelerinde süregitmektedir. Yöre mimarileri evreni, "çağdaş" şehirlere karşıt olarak bize mekanik ve sürekli - mutlak olmayan bir anlayışı yansıtmaktadır.
Amerikan yazarları çağdaş şehrin artan seçimler ve algılamalar verdiğim söylüyorlar. Biz kısıtlamaların daha çok olduğu kanısındayız. "Yöre mimarisi" ile kurulan şehir ve kasabalarda şehir formunun "görme yolu ile bilgi iletişimi" daha yüksek olabilir (Levin, O. -145). Şehir mekânlarının kullanılışındaki diziler günlük yaşayışta çok önemlidir (Rutter, O. -163). Bir kasabanın bütün konut "demetlerinde" akşamüstü aynı anda fufu'lar döğülebilmekte ve ses her tarafta işitilmektedir (Rutter, O. -161).
İnsanı ve topluluğu çok ezebilecek çevre şartlarında insanın doğa üstündeki kontrolunun artması ve insan yapısı çevrenin ağır basması "sevindirici" olabilir. Kontrol artışını bu yüzden beğenegeliyoruz. Yalnız, bu yaklaşım en az iki önemli noktayı dışarıda bırakmakta. Bir, doğaya egemenlik olarak gösterilen teknolojik gelişmeler aslında insanın insan üstündeki kontrolünü artırıyor. İki, çağdaş şehir tipi çok zaman hiç te ezici bir çevre içinde gelişmemekte, tersine doğanın fazla kontrolü gerekmeyen durumlarda aşırı kontrol getirmekte, bu arada da hem çok "uygun" doğa koşullarım silip ortadan kaldırmakta, hem de insan yapısı çevre olarak çok ezici süreçler yaratmaktadır. Yöre mimarisi bu süreçlere karşıt birçok örnek ve çevre sağlayabilmektedir.
Barok şehrinin, çağdaş şehrin getirdiği düzen daha çok arazi kullanışı ve büyümeyi kolaylıkla kontrol etmeğe ayarlanmış düzen olarak düşünülebilir. Yakın geçmişe kadar grek şehri de bunların kökeni sayılıyor, ve hep bir arada usçuluğu temsil etmiş oluyorlardı. Şimdi ise bu kolay usullerin bile hiçbir şeyi kontrol edebildiği yok.
Yöre mimarileri yalnız kasaba mekânının zengin ve çok taraflı kullanışını vermiyor, aynı zamanda ve özellikle göçebelerde günlük eşyanın çeşitli kullanılışı ile ayarlı oluyor. Anlamsız ve boşuna tüketim tipleri ile hesaplaşma 1970'lerden sonra baştan savılamayacaktır.
Yöre mimarisinden etkilenen kimseler herhalde çok zaman bu insan yapısı çevrenin büyük bir çabayı ve bu çabanın eriştiği "mükemmel" sonucu yansıttığım düşünmektedirler (Cezayir'de Mzab vadisi için bk. Etherton, O.-183).
Batılı toplumlara kıyasla Asya'da planlamanın ne kadar uzun vadeli olabileceğine batılı yazarlar pek çok değinmişlerdir. Geleneksel konutlarda tek bir aile evi için gereken taşın toplanması üç yıl sürebilmektedir (O. -112). (Göreme'de) de kayalıklara oyulan konutların gerektirdiği işgünü sayısı uzun bir süreye yayılabilmektedir. Bu çeşit planlama tipleri bazan anamal-yoğun olmayan veya üretimi para desteklemesinden çok emeğe dayandıran amaçlar için kullanılabilir.
Zaman başka açılardan da önemlidir. Bilindiği gibi son yirmi yıldır özellikle kerpiç kullanan bölgelerde konut üretimi için basit "blok-yapma" makinaları önerilmekte ve kullanılmaktadır. Bunlar Ghana'da tutunamamıştır, çünkü yapı sahibi evini geleneksel düzende ayarlayabilmekte, fakat makinaların gerektirdiği örgütleme için zamanı yetmemektedir (Rutter, O. -167).
Bu makinalar Türkiye'de de hiç tutulmadı, fakat ve zaten yaygın bir program haline getirilemedi. Bu makinaların yöre mimarileri ile bağdaşıp bağdaşmayacağı da ayrıca tartışmaya açıktır.
Toplumlararası etkiler
Batılı toplumların yaygın etkileri üstünde gün geçtikçe daha aydınlanmamız gerek, ve bu peşi bırakılacak bir konu değil. Fakat, burada ancak yöre mimarileri ile ilgili bir iki noktaya değinebiliriz. İlişkilerin en önemli tarafı batılıların bilgi toplama ve yayma işlerinde üstünlüğü iki yüzyıldır ele almış olmalarıdır. Bu üstünlük günümüzde bile artmaktadır. Ayrıca, batılı yazarlar iki yüzyıl evvel Asya ve Afrika'nın yöre mimarilerini daha iyi anlayabilecek durumda idiler. Bir kere, kendi ülkelerinde de bu çeşit yapı gelenekleri vardı. O zamandan 1960'lara kadar anlayışsızlıkları büyük çapta artmış, bunun bir sonucu Asya ve Afrika ülkelerinde gelenekler temellerini ve mantıklarım yitirmişlerdir. Bu temellerin geri değil üstün olduğunu batılılar az çok yüzyıldır tekrar tekrar keşfetmektedirler. Asya ve Afrika ülkeleri ise bu değerlendirmeye şimdilik fazla katılamamaktadır. Geçen yüzyılda Rene Caillie'nin Timbuktu'ya "kötü görünüşlü evler yığını" demesine veya Richard Burton'un yuvarlak plan tiplerini "yaratıcılıkta barbarca bir eksikliğe" bağlamasına (O. 8-9) bugün katılacak pek çok sanayileşmemiş-ülke insanı vardır.
Oliver, bildiğimiz gibi, yersiz etkilerin yalnız Avrupa'dan gelmediğini belirtiyor. Ghana'da Kuzey Afrika'nın taklidi de yersizdir. Bu bölgede Fas'ın keskin formları ve bunların içiçe giriş tarzları, duvarların derinliğine görüntülerle kesilmesi gibi şeyler yersiz olur (O. -17).
Birçok yazar gibi Levin de yöre mimarisinde her kişinin bir mimar olduğunu belirtiyor. Toplum dışından gelen etki ve itişler sonucunda, eskiden doğal davranışlarla "farkında olmayarak" bitirdiği yapısı yerine şimdiki yapı kararlarını eli ayağına dolaşırmış gibi huzursuzlukla ve tutuklukla aldığını da belirtiyor (O. - 143), başka yazarlar gibi
Yukarıdaki değişiklikleri formel olmayan mimarinin kalıplaşmış gelenek ve davranışlarına bağlı sanabilir, huzursuzluk ve tutukluğu bilinçli süreçlere bağlayabiliriz. Bu yakıştırmalar yetersiz. Tersine biz kurumlaşmamış mimarlıkta barok şehrine ve çağdaş şehre kıyasla daha az korku-baskı uyumu veya kalıplaşması görüyoruz. Daha evvel belirttiğimiz moda dönemleri eksikliği de bunu kanıtlamaktadır. Ayrıca, Rudofsky'nin açıkladığı gibi İsveç'teki Brovalla mezarlığının tasarımı büyük devletlerin benzer anıt tasarımlarına üstündür: bize göre de bu farkta kalıplaşmamış olmanın büyük önemi vardır.
Süreklilik ve Değişim
Belirli bir yapı tarzının bir yöre veya bir toplulukla ilişkisi sürekli olmayabilir. Özellikle göç durumlarında bazı yapı tiplerinde süreklilik sağlanamayacağı da bellidir. İlginç bir örnek Afrika Gine körfezi bölgesinden verilmektedir. İka bölgesindeki konut tipinin gözlemi 1790'larda yapılmış ve zamanımıza kalmıştır. Bu tip kaybolmuş ve yerine Yoruba tipi konutlar gelmiştir. Buna karşılık yitirilen konut tipinin benzeri konutlar da bugün İbo'lar tarafından kullanılmaktadır. Bu karışık örnek hem göstermektedir. (O.-7)
Yapı formunun kendisinde ayrıntılı ve hiç kaybolmayan bir süreklilik ise çok şüphe götürür. Buna karşılık böyle süreklilik iddiaları vardır. Japonya'nın kutsal bir iki yapısında oniki yüzyıla kadar varan tıpatıp benzerlik ileri sürülmektedir. İse Mabedinin kutsal alanında ahşap yapı için ayrılmış iki yer var. Ahşap mabed yirmi yılda bir bulunduğu yerde yıkılmakta ve yenisi ikinci yerde yapılmaktadır. Uzmanlar ufak ayrıntıların bile yüzyıllar içinde değişmediği inancında. Ayrıntılı çizili belgeler olsa bile değişimlerin kendi kendine ortaya çıkmayacağına inanmak güç. Buna karşılık kutsal simgelerin ve yapı malzemesinin belirli süreklilikler vereceği de belli.
Ayrıca belirli bir iklim ve yapı malzemesi çok uzak ülkelerde bile çok yakın sonuçlar verebiliyor, ve bu bilhassa "yöre" mimarisinde (vernacular) oluyor. Japon vernacular'ının yakın benzerlerini Doğu Karadeniz kıyılarında, birçok Afrika bölgelerinde, ve değişik malzeme ile İspanya Galicia'sında bile görebiliyoruz.
Yüzyılımızda yöre mimarlığındaki değişmeler yeni boyutlar kazanmaktadır. Yeni üretim tarzları veya yabancı ülkelere olan özentiler geleneklere ters olmakta, ve değişmeler çok zaman basit değil karışık ve yavaş şekillere bürünmektedir. Aşanti'lerde kadınların üretim ve tüketim bağımsızlığı bulunmaktadır. Kadınların bu bağımsızlığı bırakmak istememeleri olasıdır, fakat diğer şartlar kadınların uzak çiftliklerde çalışmak veya su getirmekten yakın sebze bahçelerinde iş görme tercihine Kaymalarını hazırlamaktadır. Böyle bir gelişme ise aile geçimine daha fazla bağlanma doğurabileceği gibi ince yapı işlerinde daha "yüksek" standartlara ve konut planlarında da değişmelere yol açabilecektir. (Rutter, O. -170).
Aynı bölgede 1950'lerde başarılı olduğu ileri sürülen köy projeleri için yakın zamanlarda adam bulunamamaktadır. Erkekler uzaklardaki kakao çiftliklerinde çalışmaya gitmişlerdir. Bu ve diğer çiftliklerde yatırım çapı büyümektedir. Bu durumda babalardan oğullara yatırımların kalabileceği bir şekilde miras hukukunda değişmeler beklenebileceği öne sürülmektedir (Rutter, O. -170). Bu çeşit değişmelerin konut yapımında malzeme ve yerleşme yönlerinden önemli değişikliklere yol açacağı bellidir.
Cezayir vahalarında, birçok koşul değişmezken, çöl-topluluk ekolojik dengesi ulaşım ve haberleşme ağları tarafından bozulmuştur. Bunun sonucunda bölge insanı günümüzde çöl ile "beraber" yaşamakta değil, kendisini ancak çöl "içinde" görmektedir. (Etherton, O. -172) Böyle bir çevrede çağdaş kanalizasyon sistemleri yararlı değil zararlı olmaktadır. Pisliklerin su ile taşınması uygun bir teknoloji olmamıştır (O. -187).
Önümüzdeki yıllarda alacağımız kararların çoğu mevcut teknolojileri nasıl değerlendireceğimize ve topluluk ihtiyaçlarından başlayarak geliştirebileceğimiz teknolojilere bağlı olacak. Bize kalırsa otomobil ulaşımından kanalizasyona kadar birçok teknoloji "ileri" değil, ve toplumda diğer süreçlerin kendilerine uygun şekilde değişmesini gerektirecek nitelikler taşımıyor, tersine bunlar geri teknolojiler. Ayrıca, bundan sonra ileri teknolojilerin aynı zaman birçok konuda düşük tüketim gözetmeleri de gerek. Böylece, sanayileşmemiş ülkelerde 1980'lerden itibaren konut yapımı son yüzyıldır altında kaldıkları baskılar değil daha başka koşullara göre ayarlanabilir.
Günümüzde bu ülkelerde iki değişik iktisat düzeni arasındaki etkileme hâlâ tek yönde olmaktadır. Bunun henüz iyi çözümler getirdiğini görmedik, özellikle şehir sorunlarında ve konutlarda.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısı için yapageldiğimiz birçok yorumu önümüzdeki sürede değiştirmemiz gerekecek. Bu yorumların hemen hepsi sanayileşmemiş ülkeleri batı ülkeleri açısından koltuklarında "düşünen" adamlardan gelmektedir. Yorumların yanlışlıkları ise gene çoklukla batılı yazarlar tarafından belirtilmektedir, şimdilik.
Örnek olarak, şehir yaşamı ve mimarlık yönünden "yükselen umutlar devrimi" kavramı yetersiz ve şaşırtıcıdır. Günümüzdeki değişikliklerden büyük bir kesimini "insanın değişimle başa çıkabilmek için çoğunlukla bilinçsiz çabaları, özellikle benliğin başka kişilere bağları bakımından" şeklinde de yorumlayabiliriz (Foster, O. 218). Bu çeşit süreçler ise yalnız sanayileşmemiş ülkelerin sorunu değildir, ve bu konularda herhangi bir kültürün kendiliğinden bir üstünlüğü olduğuna dair sağlam bir işaret yoktur (aynı sayfa). İnsanların tek tek ilişkilerindeki dizilerde belirsizlikler çoğalmakta, bu durum birçok ülkede gecekondu tipi çevrelerde beraber-çalışma konusunda ve verilen değerlerle alınan değerler arasında bilanço belirsizliklerine yol açmaktadır (Halpern, aynı sayfa). Yazarlar, toplumbilim kuramları ve kamu programlan bu çeşit değişimlerin adamakıllı gerisinde kalmakta.
İçinde bulunduğumuz yıllarda sanayileşmemiş ülkelerde birçok yaşayış düzeni ikincil bir batı ticaret sistemi tarafından yıkılacaktır. Sudan'lı Kababiş'ler, yaşadıkları yerde hiçbir sanayi gelişmesi beklenmediği halde, gezgin hayvan sürücüsü yaşamlarının yirmi yıldan fazla dayanmayacağı kanısındalar. Bu düzeni yıkacak sistem ise dünya görüşünü belki o kadar bile sürdüremeyecek.
Çevre, Mekan ve Kullanışların Ele Alınışı
Kurumlaşmış mimarlıkta bastırıcı öğelerden biri yapıların etrafa konulan boşlukların odağında olması, dolayısı ile ışın-yayıcı olarak düşünülmeleridir. Bu çeşit değerlendirmeler sanırım ki en çok Renaissance heykelleri için yapılmıştır.
Yapılarda ise çevreleyen boşluk bir çeşit palto (görevli) ya da balon (görevsiz ) niteliğinde, tanımsız, belirsiz ve kişiliksiz. "Canon" sokaklı barok sonrası şehirlerinde bu "ışınsallık" düz çizgiler üstünde bitişiklik içinde erise bile boşluğun kişiliği büsbütün kaybolmakta.
Yöre mimarilerinin hemen hepsinde, yerlerin çok-amaçlı kullanılışı ile beraber insanı çevreleyen bir kasaba şekillenmekte, ışık ve güneş itici yüzeylerle insandan koparılmamakta, bir şehir içinde binlerce benzer ve farklı tanımlar vermektedir.
Işınsallık dolaylı olarak parallax'a bu da gene dolaylı bir şekilde mutlak uzay kavramına bağlanabilir. Yalnız parallax işinde önemli nokta kımıldamayan tek görüş açısı. Yöre mimarilerinde parallax yaklaşımım bir tek örnekte bile bulmak imkân dışı olsa gerek.
Alberobello'daki trullo yapı örgütleri kurumsallaşmamış gelenekler arasında ışınsal olan az ve ters örneklerden biri. Buna karşılık üstüne oturdukları duvarlar ve konut demetleri bambaşka bir havada, diğer yöre mimarileri anlayışında.
Öznel analizleri tüm itelemek istemediğimiz herhalde sezilmektedir. Ülkelerin iktisat düzenleri son unsurlarına kadar öznel temellere oturtulduktan sonra üretim ve tüketim, o da yalnız biçim yönünden, nesnel dediğimiz yaklaşımlarla incelenirse herşeyden evvel iktisat düzenlerinin kapsayıcı eleştirisi imkânı kalmaz. Nitekim yüzyılımızdaki nesnel analizlerin çoğu bu yöne altlarındaki öznel axiom'ları gizlemek için sürüklenmekte, seçime bağlı temeller determinism veya davranış olasılıkları olarak verilmektedir. Davranış olasılıkların dan bilim kanunu çıkıp çıkmayacağı gibi ilginç bir konuya bu yazıtla dokunamayacağız. Fakat, nesnelleştirilen öznel axiom'lar çevremizi değerlendirmeğe olanak sağlamaz. Öznele öznellik açısından yaklaşırsak eleştiri gücümüz artar. Şehir çevremizin analizinde bugün daha cesur kötülemelere gerek var. Teknolojiyi şimdi yaptığımızdan çok daha fazla dikkatlilik-çaba-emeğe bağlamak gereği var. Yöre mimarileri bu çeşit bir analizde daha üstün bir değerlendirme-eleştirmeye kavuşabilirler. İnsanların gündelik analizlerinin ne kadar "nefret" üzerinden yapıldığı şaşırtıcıdır. Toplum bilimlerinde ise tüm ortadan kaybolmaktadır. (burada konu olan batı bilimindeki "çatışma" kuramları değil). Öznellik ile nesnellikler arasında kurulacak bağlantıların bütün sakıncalarına rağmen, yöre mimarisini meslek mimarisinin ortaya getirdiği şehirlerden ayıran önemli bir ölçütün bu iki ayrı çevredeki nefret süreçlerinin değişikliği olduğu kanısındayım.
Yöre mimarileri aynı zamanda çok girift ve çok açık seçiktir; Rudofsky bu sözü Atlas'lardaki Fas kasabaları için söylüyor.
Formel mimariler arasında bile yalnız Batı ülkeleri için bol sayıda soyutlamalar geliştirilmiştir. Bu soyut kavramların çoğu da ex post nitelikte. Yöre mimarilerinde yapım sırasında ne derecede soyutlamalı davranışlar bulunduğunu bilmiyoruz. Bugünkü incelemeler de çok soyutlama "bulamamışlardır." Bu gelenekte soyutlama eksikliği ile neler kazanıldığı neler kaybedildiği çok önemli bir araştırma konusu olabilir.
Kurumlaşmış mimarlıkta mekânların kişiliği dondurulmuş bir biçime değişmez bir şekilde bağlanıyor, hem de kişilik/kullanış donduruluyor. Yöre mimarileri ise her ikisi üstünde serbest çeşitlemeler yapabiliyor. Yapı içinde "yerler" tanımlanıyor, fakat bunların kullanışları değişmez değil, biçimsel ve hatta töresel olarak. Buna karşılık ufak yapı unsurları arasındaki ilişkiler kurumlaşmamış olduğundan, bazı "yerlerin" kişilikleri/tanımları çok daha belirgin olabiliyor.
Yapı, bahçe ve avlu zeminleri de öyle: gereği olmayınca herşey basit geometri kavramlarına indirgenmiyor. Örnek olarak kesinlikle düz bir yüzey önemli değil, ya dalgalanmalar gösteriyor, ya da evvelden kestirilemeyecek herhangi bir yerde başka bir düzey veya yüzeyde yanyana geliyor. Bön geri kafalı inceliklere gerek görülmüyor: kusursuz düz yüzey, kusursuz kare gibi.
Böyle tutumların en kolaylıkla görünen sonuçları: belirli büyüklükte bir yüzeyde çok daha fazla yer kişilik/kullanış kazanıyor; amaçlara çok daha fazla ayarlanabiliyor (functionalist! ); orta gelir tabakalarının konutlarında barok saraylarının geometrileri ve çaplarından kalan farkına bile varılmayan artıkları burada yok; yerleri geri kafalı bir geometri basitliğine göre saptanmamış birçok delikler, bir kova, herhangi bir çıkıntı, bir ağaççık gövdesi, bir kenarda duran taşlar, bütün bunlar yerlerini kendilerini tanımlıyor, gereksiz ve belirsiz bir koordinata göre değil. Avlularda böyle şeyleri ortadan kaldırma veya yok etme gibi yersiz antiseptik tutumlar gözükmüyor. Gene de bunlar batıdaki son dörtyüz yıl geleneğinde görülen "ışınsal" iç mekân tertibine uymuyorlar, ortalıkta, ayak altında değiller, kenarlara çekilmişler, bu kenarların tanımı evvelden pazarlıklı değil, seçime bağlı, ortada ise boşluk (daha doğrusu nitrojen, oksijen, vs) var, parçalanmamış, böylece psikolojik bir engel durumunda da değil.
Bu çeşit yapılarda, bilhassa Akdeniz ülkelerinde, yapı unsurları komşu veya bitişik veya yapışık olabiliyor. Kurumlaşmış mimarlıkta olduğu gibi bunların soğuk ayrımlarına burada gerek duyulmuyor. Formel mimarlığın herhangi bir üstünlüğü varsa bunun kanıtlanması sorumu gene o çeşit mimarlığın üstüne düşmektedir. Yüzyıllardır ince sanat olarak bellenen şeylerin çoğunluğu kaba sınıf özentilerinden ibaret, ve son elli yıldır "abide" tipi mimarlık eleştirilirken o okulun en belirgin gelenekleri devam ettiriliyor.
Unsurların bu yakınlığı, yanyanalığı, ve dışarıdan içeri doğru biçimlendirmenin reddedilişi yapı ustasına ufak parçalayabilirle imkanı veriyor, böylece kavram/biçim yaratmak için büyük/cartesien tanımlara gerek kalmıyor.
Bugün böyle yapı geleneklerini en çok ortadan silen veya buna namzet gözüken betona gelince: bu yapı malzemesini ışın tipli bir unsur olarak kullanıyoruz, oysa bu malzeme aslında bir kap içinde biçimleniyor (tersine değil). Malzemeye yapılan ters muamele, ve şimdiki yapı tekniğinin gerekleri orthogonal, newtoneu / descartes'çı bir tutuma yol açıyor. İşlerin böyle süregitmesi şart değil. Bunların da dışında "yöre mimarilerinde" gösterdiğimiz ayrıntı dikkati ve harcadığımız çabayı betona veremiyoruz, düşüncesiz basmakalıp kaba sonuçlar bahasına.
Betonun, ve diğer bütün tüketim mallarının bu hali yirmi yıldır insan ilişkilerine de bulaştırılabildi. Bugün "anamalcı" toplumların sistemi gereği, evvelden saptanmış bir düzeyde tüketicilik yapabildikleri sürece kendilerinden insan olarak bir görev ve sorumluluk beklenmeyen ve sistem sınırları düşünülmeden tıpkı şirketler gibi gittikçe genişleme hakkı tanınan kişiler, bu süreçten bağlandıkları her çeşit tüketi(m)cilik rolleri sonucunda: en ağır ilişki-görev bağlarına "geri döndürülüyorlar". Bunlar ise gelecek teknolojilerini başlangıcı değil, evvelkinin yüksek noktası ve sonu.
Maliyet, Yoğunluk
"İki mimarinin" ayrımında maliyet yerinde bir ölçüt olabilir mi (her ikisinde eski/eski, eski/yeni, yeni/yeni örneklerin kıyaslanmasında) ? Bundan sonra yapılacak yapıların ne kadarı formel gelenekler dışında olabilir? Bunlar ne kadar ucuz olabilirler? Uzmanlık olmadan yapı bitirmek mümkünse, bu çeşit yapıların ne kadarı "yeterli" savılabilir? Yöre mimarisinin "iyisi" hangi koşullar altında sağlanmıştır ? Midyat yollarında, Akseki tepelerinde, Boyabat ormanlarında ve Muğla yarımadalarındaki kurumlaşmamış mimari ile gecekondu yapıları aynı değerde midir? İkizdere ve Eskişehir konutları arasında ne çeşit fark göreceğiz? Bunların ne kadarı yalnız yapı malzemesinden doğmuştur? Maliyet farkları nedir? Bugünkü ulaşım-yoğunluk ilişkileri formalism-dışı yapı geleneği kaldırır mı? Günümüzün bu çeşit ilişkilerinde çözüm mümkün müdür?
Bu soruların cevaplanması için birçok örneği ayrı ayrı incelememiz gerekmektedir. Nitekim yöre mimarisinde işe yarar yazılar buradaki gibi yaygın bakışlar değil, tek tek incelemeler olmak gerekir. Bunların zaman, ve para maliyetleri büyük olacaktır. Konu bu çapta bir çabayı haketmekte, ve yalnız akademik tasaların çok ötesinde önem taşımakta.
Yöre mimarileri şimdiye kadar belki formel gelenekteki kadar bile benzer-alt-birim üretimine dayanmamıştır. Bunlarda üretim sanki insanın yapıyla birlikte yoğrulması sonucunda elde edilmektedir. Böyle süreçler bugün deneme mimarlığında da önerilmektedir. O takdirde bu çeşit yapılarda kalfa maliyeti ne kadar, çok mu yüksek olur?
Betonun birçok bölgede niçin daha ucuz malzeme yerine geçtiğini pek iyi bilmiyoruz (süre, işçilik, nakliye, vs). Betonun bütün imkânlarının araştırıldığını da bilmiyoruz. Özellikle Türk şehirlerinde çok ilkel beton kullanımını ise biliyoruz. Şimdiye kadar yüzyılımızda birçok bölgede yöre mimarisi ile yarışan betondur herhalde. Bundan sonra başka nitelikleri olan malzemelerin gelişmesi olağandır. Bunlar da bize maliyet çözümlerini verecekler.
Yapı işlerinde (sanayileşmemiş ülkeler) davranışların dağılımları, uygulamalar ve maliyetleri antropoloji ve hatta psikoloji dalları incelemektedir. Yapı uzmanlarının konuya daha çok girmesi gerek (O. - 171).
Maliyet sorunu yukarıdaki çerçeveler ile birlikte, ulaşım, işçilik ve yoğunlukta dikine yükselme arasındaki ilişkilere bağlı olacaktır. Günümüzde yapı düzenlerini hangi durumlarda formel, hangi durumlarda "yöresel" mimari saymak gerekeceği çok belirli olamaz. Fakat formel olmayan mimarilerin geçmişle beraber kapandığı söylenemez.
Son zamanlarda birçok ülkede düşük yoğunluklu yeni kasabalarda yöre mimarisi gelenekleri tekrar canlandırılmıştır. Bunların özenti düzeyinde kaldığı ileri sürülemez. Ayrıca formel geleneği de hâlâ geniş çapta beslemektedirler. Yapım düzenlerinin çökmüş olabilecekleri ihtimali karşısında, ve bilhassa kasaba yerleşme formu da gözetilerek bizim bildiğimiz çok başarılı bir örnek te bize yakın, Ege denizinde Santorini'de (Thira) depremden sonra sonuçlandırılan yeni yapılardır. Buna karşılık Rize ilindeki eski yapılarla yeni yapıları kıyaslamak herhalde çok öğretici olur.
Maliyet konusunda bazı diğer alternatiflerden de söz açalım. Toplumlarda belirli bir konut yapımı düzeyine geldikten sonra, kaynakların israfsız kullanılması açısından düşük maliyetten (zaten sağlanamıyor) yüksek maliyet politikalarına geçilebilir. Bu iki durumun yöre mimarileri üzerine etkisi farklı olacaktır. Yüksek maliyetler çerçevesinde ise, hareketlilikte (ulaşım, vs), eşya ve ihtiyaç listelerinde, ve insan yarışması çeşitlerinde alternatifler yatmaktadır.
Şehir Planlaması
Yöre mimarisi ilk bakışta benzer birikimlerin ezbere tekrarı ile şehirler yaratmakta gibi gözükmektedir. Oysa bazılarımız bu işi tam tersine okuyoruz. Bugün şehir planlaması ayrıntıları incelenmemiş kaba ve ezber alışkanlıkların düzen namına toptancı tüccar tutumları ile satılmasından ibaret. Nabdam'larda yeni yapıların dağılımı ailecek tartışılmaktadır (Archer, O. -57), İsviçre'de komşular ve kamu idaresi arasında olduğu gibi. Şehirin tüm bünyesi kontrol altına alınmak yararı ve imkanı varsa, yukarıda adı geçen davranışlar bir engel teşkil etmez.
Açıklamalar
"İsimsiz mimari" üstünde özellikle bir sunuş yazısı yazmak için kimsenin, daha çok da bu yazarın, gerekli birikimi yoktur. En sağlam temel sevgimizden ibaret. Bundan başka, 1950 yılı civarında çağdaş mimarlığın batı ülkeleri mimarlık okulları öğrencilerine karşı bile savunması gerekirken ve biz meslek dışından bu görevi yerine getirirken, yirminci yüzyıl formülleri üstünde kendi içimizde şüphelerin doğmaya başlaması. Ayrıca 1954-1956 yıllarında Anadolu'da yaptığım gezilerin yerdiği yeni inançlar ve tercihler ve bunların sonunda Eskişehir Çifteler'de 1957'de gördüğüm bir yapı ile bu inançların kuvvetlenmesi. Son olarak da vernacular / anonym mimari örneklerinin pek çoğunu çok sayıda ülkede görmüş olmak.
Derginin bu sayısında ele alınan mimari çeşidine bu safhada kesin bir isim vermemek doğru olsa gerek.
Ülkemizde birçok zaman bu yapı tarzlarına halk mimarisi denilmiştir. Bu terim fazla bir açıklık getirmemektedir. Anonym mimari terimi de açıklık getirmemekte, ve bir sınır çizilmek gerekirse kesin bir sınır verememektedir. Rudofsky 1960'larda "mimarsız mimari" terimini kullanmış, kitabın içinde geçen "vernacular" terimi son yıllarda ingilizce yayınlarda temel terim yerine geçmiştir.
Vernacular'ın çeşitli anlamları ve kökenleri şöyledir:
günlük kullanışta "halk mimarisi"ne yakın bir anlam verebilmektedir
ingilizc-ede bölge anlamı, belirli (specific) yapı tarzı veya kültür anlamları çıkmakta ve terim bu dilde dört-beş yüceltici veya alçaltıcı çağrışım yapmaktadır
ingilizce kadar fransızcada (belki daha da fazla) bölge kavramı daha yerelleşerek endemik anlamı kazanmaktadır
sözlüklerde açıklanmamakla beraber bölge / endemik anlamları milli/merkezi standartlaşmalara uymayan taşra kavramı verebilmekte ve buradan da "halk" kavramına bağlanabilmektedir
verna ise çalıştığı evde doğmuş köle anlamındadır, ve latinceye etrusk dilinden gelmiş olması olasıdır
Bölge mimarisi terimi şu bakımlardan yetersiz olabilir: bölge terimi çok değişik çaplarda anlaşılabilir; veya belirli bir yapı geleneği bölge çapım aşan bir yayılma gösterebilir; veya kesin yakınlıkları bulunan yapı gelenekleri birbirinden çok uzak bölgelerde bulunabilir. Buna karşılık endemik kavramı daha da ufak bir çapı, yöreyi akla getiriyor. Bölge kavramı üstünde söylenenler yöre üstünde de ileri sürülebilir. Yalnız, iklim ve diğer coğrafya verileri, "ethnik" birimler, ekoloji, ve teknolojik süreçler bir yörede bir bölgede olduğundan çok daha belirgin bileşimler verebilir.
Terim yokluğunda "yöre mimarisi" en uygunu olabilir. Yalnız böyle terimlerin kullanılışında çevre determinismine düşmemeye dikkat etmek veya tanım ölçütü veya birikiminin coğrafya çerçevesi içinde olmasına inanmamak gerekmektedir. Konu iyice deşildiği gün tanımlayıcı unsurların yöreden de çok daha ufak noktalar, veya mekandan başka süreçler olduğu belirebilir. "Arta kalan" tanımlarından ortaya çıkacak herhangi bir zarfın çeşitli yapı tarzları bütününü uygun şekilde kapsayacağı şüphelidir.
Kaynaklar
Paul Oliver, derleyen- Shelter in Africa
(Barrie and Jenkins, Londra l971)
Bernard Rudofsky-Architecture without
Architects (Doubleday, Garden City 1964)
Bu kaynaklardan alınmış analiz ve öneriler metinde yazar baş harfi ve sayfaları ile verildi. Gerekli bazı yerlerde Oliver'in kitabındaki ayrı yazarların isimleri belirtilmiştir.
Oliver'in kitabından birçok örnek verilmiştir. Bunun sebepleri: ayrıntılara en çok giren bildiğim kaynak; batı soyutlamaları açısı dışına çıkılabilmekte; konu olan Afrika ise merkezi devlet veya Avrupa etkisi sorunlarında (açık seçik) bir kıta.
Türk kaynakları verilmemesinin sebepleri: İstanbul eğitim kurumlarının yayınlarını uzun zamandan beri tekrar okuyamadım; bu incelemelerin buradaki ayırım içinde ele alınmalarında kendimi serbest hissetmedim. Orhan Özgüner'in (Köyde Mimari-Doğu Karadeniz) ve gene Doğu Karadeniz'de Türk Halk Sanatları Araştırma Derneği'nin çalışmaları konuyu daha kesin sınırlı bir şekilde ele almaktadırlar.
S. Süha Özkan'a konuları çalışmağa sürüklediği, yazıdan evvel ve sonra yaptığı tartışmalar, ve kaynaklarda gösterdiğim ve göstermediğim kitapları sağladığı için teşekkür ederim.
|