Hayran hayvan

 

Ana Sayfa

AYDIN GERMEN

Trullo'lar

Yöre Mimarisi

Aydın Havası

Mimar Sinan hk.

Hayranlık

Çöküş

Şehirciler ve Plancılar

Nezih Eldem

Seçim

Bu filmi kaçırma

Gazi M. Kemal

Bir Polatlı Yaklaşımı

AHMET T. ALTINER

DÖNERHANE-I LAKLAKAN

“SOS”yete

Testus Ekobiyolorganikus

Orada bir ada var...

mahallenin renkleri

Tarzanlar

Lezzet zevzekleri

MAY projesi

TESTUS

Temel Deprem

Laik-i dünya

YAYINLAR

Tarihi Yarımada’da Mekân Dokusu ve Ahşap Konutların Geleceği

Nezih Eldem
(Prof., Istanbul Teknik Üniversitesi)


Kara surlarından başlayıp Marmara Denizi ile Haliç arasında uzayarak Üsküdar’ a el veren târihi Istanbul yarımadasının bugün hâlâ izleri okunan eski mahallelerinden rasgele birine göz atmak heyecan vericidir:  Çoğunluğu ahşap konutlardan, konaklardan oluşan bu yerleşmelerde her şey yaya yürüyen insana ya da atlıya göre oluşmuştur. Yolların genişliği, inişi, yokuşu, cumbaların yerden yüksekliği. Her şey! Sokaklar, yaşama birimleri olan evlere götüren dış koridorlardır. Bir ağacın dalları, bir yaprağın besleyici damarları gibi organsı bir oluşum içinde biçimlenmişlerdir. Nasıl, bir daldan daha ince bir dal ayrılınca ana dal âdetâ sistemi dengelemek istermişçesine az ya da çok belirgin şekilde yön değiştirirse, sokaklar da hemen her önemli konut için veya birkaç konutluk bir sokak ya da çıkmaz sokak için uç verdiklerinde biraz genişler ve yön değiştirirler. Yürüyen insan bu kırılmalardan ve sokağı oluşturan öteki öğelerden işaretler alır. Ancak ona, görsel ve işitsel yakın algılama alanı içinde, konutlardaki yaşama ilişkin hemen hiçbir şey açıklanmaz. Konutun genellikle penceresiz beden duvarları ve yüksekçe bahçe duvarları yürüme seviyesinde sokağın çeperlerini oluşturur.  Birkaç sokağın kavşağı önceden tarif edilmiş veya geometrik düzen olmayan bir genişlik kazanır. Birkaç dükkân, çeşme, kahve ve mescidin yer aldığı bu kavşakta bir çınara veya bir asma çardağına rastlarsınız.  Daha önemli bir yol ayrımında ise bir cami ve belki ona bağlı bir sübyan mektebi, bazen bir kütüphane binası bulursunuz. Toplumun belli bir yere getirdiği kişilerin inşa ettirerek kamu yararına vakfettikleri bu sosyal ve kültürel kurumlara ait “meşruta” dükkânlar ve hamam bu çekirdeği tamamlar.

Bu doğal şekilleniş bir fenomenal rastlantıdan çok ötede belli yaşama birimlerinin birlikte ve ayrı olarak sürdürdükleri yaşamın, katılım ve kendine yeterlik açılarından bu geniş anlamı içinde tanımlanan  “elverişlilik” koşullarında konumlandırılmasının ve o yerdeki doğal ve yapay fiziksel verilerin bu doğrultuda kontrol edilme sürecinin, katkısız, doğal ve spontane sonucudur.

Osmanlı kentinde, özellikle İstanbul’ da bu mahalle birimlerinin örgütlenmesi çok belirgindir. Her şeyin dinsel bir motivasyon etrafında örüldüğü bir kültür ortamında her kendine yeter yerleşme birimi için haziresi ve çeşmesi, camisi ve mescidi, okul kitaplık, hamam, tekke ve hatta tekkeleri, ile bir sosyal- kültürel komşuluk ve katılım çekirdeğinin varlığı, bir cins güven ve sorumluluk şeklindeki karşılıklı ilişkiyi simgeliyordu. O yerleşme birimini oluşturan her düzeydeki insanın yaşantısının öylesine önemli bir yanı idi. Çok büyük ve çok önemli kültür merkezlerinin, Sultan ya da ona yakın önemli kişilerce kurulan ve vakfedilen külliyelerin hemen yakınlarındaki yerleşmelerde bile, mahalleye zaman içinde gelişen bu sosyal ve kültürel kişiliğini ve belli ölçüde kendine yeterliliğini veren bir kurumlaşmış katılım ve onu simgeleyen bu ortak tesisler mutlaka yine de vardır. Büyük camilerin çok yakınlarında, küçük mescitlerin varlığı bunu açıklamaktadır. Bunun içindir ki genel toplumsal yapının şekillenmesini, nüfus dağılımını, örgütsel ve idari strüktürü,[..] büyük komplekslerle, “Külliyeler” ile değil ancak göreli olarak daha küçük olan bu camiler, mescitlerle ve onlarla bütünleşen ortak tesislerle açıklamak olasıdır. 

Bu yerleşme birimlerinin fiziksel boyutlarının, ilişki kurabilmenin üst, katılımın alt sınırları ile yaya yürüme mesafesi ile veya ezan okuyan insan sesinin ulaşma uzaklığı ile belirlendiği söylenebilir.

Ev, yaşantısı içine dönük, en küçük sosyal birim olan bir ailenin yaşama çevresidir. Genellikle yükseltilmiş bir katta, çoğu kez bahçeye bakan sofalar çevresinde yer alan odalardan oluşur. Eski varlıklı ailelerin konutlarında alt kat taşlığı bahçeye uzanırken mutfak, hamam gibi kısımların yanı sıra, biraz yükseltilmiş bir ara katta basık tavanlı kış odalarının yer aldığı olur. Sokakla evin ilişkisi genellikle üst katın önemli odalarında, sokak boyunca iki yönlü görüşü sağlayan çıkmalarla kurulur. Bu çıkmaların bir yandan üst katlarda, alan kazandırdığı, pek çok durumlarda sokak çizgisi ile komşu arsa sınır çizgisi arasındaki açı bozukluklarını üst katlarda ve çatıda dik açı şekline getirerek konstrüktif sadelik sağladıkları söylenebilir.  Ancak çıkmalar, ana işlevleri açısından, uzak derinlikleri, görünmeden görmeye yönelen organlardır. Orta odalara da köşe odaları gibi iki, hattâ üç yöne bakma olanağı sağlarlar.  Zemin katlarda, nispeten yoksul sıraevler dışında, sokakla kurulan tek ilişki binanın giriş kapısıdır. Ev bahçe ile bütünleşirken, bahçe sokaktan yüksekçe bir duvarla ayrılır.

Duvarın üzerinden sarkan bir mor salkım veya yasemin ya da asma gülünün görüntüsü ve kokusu dışında evden sokağa hiçbir şey sızmaz.

Böylece alta katta yalnız bir düz çizgi ile sokağı çizen konut, üst katta hareketlenir. Hemen her oda dış biçimlenişte açıklanır. Alaturka kiremitle örtülü genişçe saçaklı kırma çatılar bu biçimlenişi izler. Böylece en küçük sosyal birim olan “Aile’ yi barındıran konut” tan başlayarak insanın en yakın çevresi olan “Oda” nın ve dolaylı olarak “Birey” in açıklandığı olağanüstü kentsel yapı plastiği doğar.

İnsanlar, karşılıklı olarak yer alan cumbalar ve saçaklarla güneşten ve yağıştan korunmuş olarak yürürler. Yine de hiçbir sokakta sadece yanaşık sıraevler sürekli bir duvar oluşturmaz. Yer yer bahçe duvarları bu çizgiyi bozarak sokağa gökyüzünü, güneşini, yeşili ve rüzgârı getirirler.  Yol dokusunun fiziksel koşullara bağlı spontane oluşumu genellikle işlevsel sisteme yabancı elemanlardan etkilenmez. Nitekim Fatih ve Şehzadebaşı camileri arasında kentin çok önemli bir siluet elemanı olan Valens Kemeri, bu yöredeki yerleşme dokusunun oluşumunda kesinlikle bir ayırıcı duvar rolü oynamamıştır. Çok yakın tarihe kadar kemer boyunca ona paralel hiçbir yol oluşmamış,  tersine, yollar onun kemerlerine doğru yönelip geçerken, su kemeri de bahçelerin ve konutların üzerinden yoluna devam etmiştir. Sokakların çevresinde dolandığı ve genellikle oldukça derin bahçelerden oluşan yapı adaları ev dizileriyle duvarlanmış kapalı sistemler olmadığı gibi yer yer derinliklere uzanan çıkmaz sokaklara da açılırlar.

Sokağa karşı korunmasına özen gösterilen içine dönüklüğün, komşu konutlar arasında da sürdürülmeye çalışılmasına karşılık, bu düzen, çağdaş kentin apartman binalarında hemen iç içe sürdürülen komşuluk yaşantısında hiç rastlanmayan sorumluluk ve saygıya dayalı sağlıklı bir yakınlık ve yardımlaşma bilincini teşvik edici olmuştur diyebiliriz. Bu yaşamsal değerler sistemi ve dünya görüşü ile morfolojik yapının organik bütünlüğü karşılıklı olarak birbirinin nedeni ve sonucu olmuş gözükmektedir. Yeni fonksiyonların çağdaş kentte örgütlenmesinin kazandığı ağırlığa, ulaşımın, kitle iletişim araçlarının sosyal ilişkilere getirdiği boyutlara ve daha nice emredici veriye karşın, bugün, insana, kendi kontrol edebileceği ve kendisinin de bir öğesi olduğunu algılayabileceği boyutlar ve niteliklerde bir yaşam çevresinin sağlanabilmesi, insan ve toplumun yaşantısını inceleyen ve ona biçim vermede rol alan bütün uzmanlarca tartışmasız benimsenen ve gittikçe yoğunluk kazanan bir eğilimdir. Bu mahallelerin  çok önemli bir özelliği de, çeşitli gelir gruplarının aynı mahallede birlikte yaşamalarıdır. Hemen hemen her mahalle modelinde Istanbul’ un toplumsal morfolojisinin kesiti incelenebilir diyebiliriz.

Suriçi Istanbul’ da önemli bazı yerleşme bölgelerinde, yangınlar, alt yapının yetersiz kalması, sosyal ekonomik ve kültürel değişmelerin yarattığı yeni çekiciliklerle Beyoğlu, Boğaziçi gibi bazı semtlerin prestij bölgeleri haline gelmesi türünden nedenler bu durumu belli ölçüde etkilemiştir. Yine de XIX. yüzyıl sonuna kadar konutların yoğunlukta olduğu kent kesiminde mezarlıklar, büyük bostanlar ve anıtsal kalıtlar dışında genel doku budur. Sokak genişlikleri açısından önemli merkezleri birbirine bağlayan arterler bile sürekli düz bir doğrultu izlemezler ve genişlik açısından büyük farklılık göstermezler. Yeşil ve doğa, konutun bir uzantısı olarak varlığını sürdürür. Bakımlı bahçelerden pencerelere kadar yansıyan doğa sevgisine karşın sokaktaki insan için ortak doğa parçaları olarak kent içinde parklar yoktur. Buna karşılık kentin çevresinde farklı özelliklerde pek çok ortak rekreasyon alanı (mesire yerleri) ve köklü bir mesire geleneği vardır.  Kentte sokaklar ve kavşaklar dışında Batı şehir kültüründeki anlamda, çıkıp salınılan havuzlar ve heykellerle bezenmiş büyük meydanlar da yoktur. Eski Osmanlı Istanbul’ unda en büyük ve etkileyici ortak boşluklar, toplanma alanları, anıtsal nitelikteki büyük külliyeleri oluşturan kamusal hizmet yapılarının bünyelerinde ve aralarında oluşan avlu ve bahçelerdir.

Kentin yapısal plastiğinde mahalle birimlerinden ve onların merkezlerinden daha büyük bir açıklıkla okunan büyük külliyeler, cami ve hazine, medreseler, şifahane, imarethane, hamam gibi kurumlardan ve bazen gelir getiren dükkânlardan oluşan komplekslerdir. Genellikle en büyükleri hükümdarlar ve daha küçükleri ünlü devlet adamları tarafından yaptırılarak vakfedilen ve kamusal kültür kompleksleri kentin anıtsal görünümünü etkileyebilecek yerlere ve önemli ulaşım yollarının geçişleri üzerine yerleştirilmiş, anıtsal yapı gruplarıdır. Mekânsal kurgu ve yapısal strüktür açısından yukarıda açıklanan konut dokusu ile karşılaştırılması, sadece kentin yapısal plastiğinin ve mekânsal morfolojisinin işlevsel açıklanması yönünden değil, belki de bir değerler sisteminin bir dünya görüşünün biçimsel yorumu olarak da ilginçtir:

Gerçekten kentin denizden görünümünde ve kent içinden çeşitli genel görünümlerde, her şeyin, her değerin üstünde yükselmek, egemen olmak hakkı sadece bu gruplara tanınmıştır. Sağrılar, yükseltiler üzerine yerleşen büyük camilerin kubbeleri, uzanan ince minarelerin arasında, gökyüzüne en yüksek yuvarlak çizgiyi çizerler. En büyük,  kapalı ortak mekân olarak cami ortak mekânın etrafındaki kapalı ve avlu etrafındaki açık mekânları örten daha alçak kubbeler ve kubbe dizileri ibadet çevresini biçimlendirirken yumuşakça alçalan çizgi, medrese imaret, şifahane gibi, düşün, bilim ve öğretim kurumları ile sosyal hizmet kurumlarının tekrarlanan bacalar ve kubbelerden oluşan dalgalı, tekdüze yataylığı ile buluşur. Bu yapısal kurgu külliyenin hemen yakın çevresinde yer alan yapısal ve mekânsal karakterden çok farklıdır. Her şeyden önce külliyelerin yerinin seçilişinde başlayan bu “egemen olma” ve simge yaratma isteği, biçim ve boyutta devam eder.  En yüksek ve en belirgin olmanın ötesinde yatay sürekli düz çizginin egemenliği, içinde bir mimari öğenin çok sayıda tekrarından gelen güçlü etkiden ve biçimlerdeki şaşmaz geometriden kaynaklanan anıtsallık ve bu tür hizmet yapılarında uzun ömürlü olan taşın, kurşun örtünün kullanılmasından gelen kalıcılık, külliyenin plastik kurgusunda bilginin, kültürün egemenliğini, sürekliliğini, kalıcılığını vurgular. Öte yandan külliyelerin çevresinde, oda ölçeğindeki kırıklıkları yansıtan kiremit örtülü parçalı çatıları ile konutlarda, kişilerin “ölümlü” olduğu,  geçici olduğu gerçeğini vurgulamak istercesine ahşabın kullanılmış olması ve bu tutumun- son yüzyıl dışında- sultan saraylarında bile sürdürülmesi son derece önemli bir özelliktir.

Konutun ağaç boyunu pek aşamayan yüksekliğine, parçalı plastik yapısına karşılık en büyük yüksekliğin, en uzun ve sürekli düşey ve yatay çizginin ortak kültür yapılarını anıtsallaştırdığını gözlüyoruz. Çizmeye çalıştığımız bu biçimsel tablonun irrasyonel elemanlarına karşın, biçim ve içerik, düzen ve eylem açısından amaçlanan ve programlananla fiziksel sonuç arasında akılcı ve gerçekçi şaşmaz bir uyumun varlığını da söylemeliyiz. Kentin genel görünümünde bu kadar önemli bir yeri olan külliyelere, kentin mekânsal örgüsü içinden yaklaşırken, yine yukarıda sözünü ettiğimiz sokaklardan, ancak yer yer bir yanını sezinleyerek yaklaşırız. Dar sokak mekânları, cami dış ve iç avlularında buluşurlar; büyük boyutlarda, ortogonal, geometrik bir mekân düzeninin disiplini içinde erirler. Bunlar kentsel açık mekân dokusu içinde en etkili ve anlamlı patlamalardır.

Buraya kadar kentsel strüktürünün belirgin özelliklerini çizmeye çalıştığımız Istanbul tarihi yarımadası yolların darlığı ve konutlarda kullanılan yapı malzemesinin ahşap oluşu gibi iki önemli özellik yüzünden yüzyıllar boyunca yangınlardan büyük zarar görmüştür. Yine de geçtiğimiz yüzyıla gelene kadar yanan kent kesimlerindeki yenilenmeler az çok farklarla eski dokunun özelliklerini sürdürmüştür. Ancak daha yakın dönemde şehircilik uygulamaları ile yangın yerlerine planla getirilen ortogonal yol çizgisi, yalnız geleneksel sokak dokusunun değil, yapı adaların yeşil karakterinin, bahçe konut ve komşuluk ilişkilerinin, evler arasından sokağa yansıyan bahçenin de sonu olmuştur. Kentin büyüme hızı, bölgeler arasında trafiğin yoğunlaşması, hele motorlu araçlar yüzünden, organsı sokak dokusunun ne kadar erken yetersiz kalacağı tahmin edilebilir. Böylece her türlü girişimi haklı gösteren çağdaş gereksinme adına, hoyratça girişilen operasyonlar genellikle her zaman olduğu gibi, çare aradığı durumu daha da kötüleştirmekten başka işe yaramamıştır. Son otuz yıl içinde bazı planlama hataları ile yaratılan ve hızlandırılan olumsuz gelişmelerle çok kısa zamanda yetersiz hale gelen altyapı yüzünden târihi yarımada konut alanlarının geleneksel dokusu büyük ölçüde yok edildi. Süleymaniye ve Zeyrek gibi bazı yerleşme alanları son derece yoksullaşmalarına ve sağlıksız bir kullanıma rağmen bazı izleri hâlâ belli bir yoğunlukta taşıyorlar.

Büyük kentlerin ve özellikle Istanbul’ un gerek tarihsel gerek doğal güzellikler açısından hızla bozulmasının temel nedeni hiç kuşkusuz Türkiye’ nin içinde bulunduğu büyüme ve hızlı kentleşmedir. Son otuz yılda Türkiye’ de kentsel nüfusun dört katına çıkarak, toplam nüfusun üçte birini aştığı ve Istanbul’ a her yıl 200.000 yeni nüfus eklendiğini hatırlatmak, bu etkinin boyutları hakkında bir fikir vermeye yetecektir. Böylece artan konut talebinin yüksekliğine ekonomik kaynakların sınırlılığı, plan ve organizasyon boşluklarından yararlanan spekülasyon da eklenince, bir yandan, kent merkezinde yoğunluk artarken ve mesire yerlerinde, kentin çevresindeki alanlarda her türlü alt yapı hizmetinden yoksun gecekondular oluşurken, bir yandan yoksullaşan târihi merkezde bir zamanların zengin yaşam çevreleri olan konaklarda, gecekondudakinden daha düşük düzeyde yaşama koşulları doğuyor.

Târihi çevrenin, yalnız, bulunduğu ülkenin değil, insanlığın ortak uygarlık mirasının belgeleri olduğu için esirgenmesi ve gelecek kuşaklar adına korunması gerekliliği konusunda yetmişli yıllardan itibaren bütün dünyada yoğunluk kazanan düşünce ve etkinliklere paralel olarak ülkemizde de tarihi çevrenin korunması artık sadece eğitim kurumlarının ve belli kişilerin tutku ve tasası olmaktan ötede çeşitli biçimlerde gündemdedir.  Ancak geniş ölçüde tarih bilincinin yokluğundan kaynaklanan yanılgılar yüzünden mimarî mirasın uğradığı kayıplar ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Târihi ve artistik değerdeki mimarî varlığı sadece kaleler, surlar, kiliseler, cami ve türbeler, sarnıçlar, saraylar ve hanlardan oluşan anıtsal yapılar olarak yorumlamak yanılgısı, onların ayrılmaz çevresi olan ahşap evlerden oluşan mahallelerin yok edilmesine seyirci kalınmasına neden olmuştur.

“Târihi değer” in tanımlanmasındaki bir yanılgı da “târihi” olma niteliğine zaman boyutu içinde bir “en yakın sınır çizgisi” çizmek çabasıdır. Bir sanat eseri, ait olduğu toplumun ve dönemin, bugünkünden kısmen veya tamamen farklı olan sosyal ve kültürel geçmişini, yaşam biçimi, tekniği, beğenisi veya bunlardan sadece birisi açısından tanıtıcı bir örnek olduğu için korunur. Bugün bütünlüğü içinde korunmasını savunduğumuz Süleymaniye’ deki ya da Zeyrek’ teki bir konut dizisi içinde pek çok konut, ne Türk mimarlık sanatının bir başyapıtıdır, ne de yaşı yüzyılı geçer. Özellikle ahşap oldukları için ve bizim kuşağımızın hoyratlığı yüzünden Istanbul’ da zaten yaşı 150 yılı aşan, mimari ve artistik değerleri ile kendi başına önemli bir sanat eseri olan çok az sayıda yalı ve konak korunabilmiştir. Ancak bugün asıl başarılması zor olan ve gereken, o sıradan yapıları anlamlı bütünlüğü içinde koruyabilmektedir.

Bugün gerek tek eserin, gerek tarihi sitlerin korunmasından, daha önceki temel işlevine mekânsal ve konstrüktif strüktürüne, planimetrik özelliklerine ters düşmeyen yeni bir işlev kazandırılarak çağdaş yaşama katılması anlaşılmaktadır. Konuya böyle yaklaşıldığında gereksiz bir şekilde yaşamdan soyutlanmadan koruma olgusunu, var olan yapı stokunun sıhhileştirilerek kullanılması şeklinde değerlendirmek kolaylaşacaktır.  İnsan yaşamına daha mutlu bir çevre yaratmakla uğraşan, tarih bilincine sahip uzmanların, yöneticilerin, korumayı bir amaç olarak almak yerine, sağlıklı bir yaşam çevresinin yenilenerek yaratılmasının doğal sonucu olarak benimsediklerini, bunun korumaya dinamik bir içerik ve anlamsal bir süreklilik getirdiğinde düşünce birliği içinde olduklarını biliyoruz.

Târihi mirasın korunmasına dönük Istanbul’ la ilgili çalışmaların bazı öğretim kurumlarında araştırma, tesbit ve öneri biçimindeki öğretim içi etkinliklerle oluşan birikim dışında, plan yapan kurumlarca başlatılması oldukça yenidir. Istanbul Nâzım Plan Bürosu” nun 1967 yılındaki isteği üzerine Prof. Doğan Kuban’ ın hazırladığı rapor sanırım ilk kapsamlı bilimsel belgedir. O günden bugüne disiplinlerarası iş birliği ürünü olan, sistematik analizlere dayalı genel plan karar ve stratejileriyle bütünleşmiş, uygulayacak kurumca benimsenmiş, parasal kaynakları bulunmuş, yöneticinin ve halkın desteğine sahip bir koruma uygulamasından hâlâ söz edilmemesi üzücüdür.  “Üzücü” olan bir başka nokta da korumaya değer çevrelerdeki binaların yok olma hızının artmış olmasıdır.

1979 yılında UNESCO ve UNDP desteği ile Istanbul Belediyesi’ nde Tarihi Alanlar ve Surlar Koruma Bürosu’ nda başlatılan ve sürdürülen çalışmalarla, Süleymaniye’ deki ahşap konutlardan oluşan çevreye ilişkin tesbit ve öneriler ve öncelikli uygulama projelerinin hazırlanmış olduğunu biliyoruz. Süleymaniye ve Zeyrek sadece öncelikli olarak seçilmiş bölgelerdir. Benzer çalışmaların yarımada içinde ve dışında başka bölgeler için sürdürülmesi söz konusudur.  Istanbul kentinin sahibi ve sorumlusu olarak, plan yapan ve konut üreten yerel yönetim kuruluşunun bu çalışmaların organizasyon sorumluluğunu yüklenmesi son derece doğaldır. Önümüzdeki dönemde belediyece daha enerjik ve daha istekli biçimde sürdürüleceğini umduğumuz bu çalışmaların bugün için büyük şansı, Avrupa Konseyi’ nin 1976’ da aldığı bir karar ve UNESCO’ nun 1983 Mayıs’ ında açıkladığı uluslararası “Istanbul – Göreme Mimari Mirası Koruma Kampanyası” dır.

Bir yandan parasal katılım için bu konuda ulusal boyutta kamuoyu oluşturmak amacıyla çabalar sarf edilirken bir yandan da teknik düzeyde düşünce ve projelerin olgunlaşması önem taşımaktadır.  Süleymaniye ve Zeyrek’ te kişilerin mülkiyetindeki konutların teker teker yine konut olarak kullanılmak üzere restore edilmeleri ilk akla gelen çözümdür.  Ancak özellikle Süleymaniye’ de yeni fonksiyonları oldukça büyük ağırlıkla etkileyecek ve etkilemesinde sakınca olmayan,  hatta yarar olan bir kuruluş Istanbul Üniversitesi’ dir.

Istanbul Üniversitesi çeşitli fakülteleri ve 30 binin üzerinde öğrencisi ile Istanbul yarımadasında yerleşmiştir. Gerçi yakın geçmişe kadar Istanbul Üniversitesi’ nin tarihi yarımadada korunmaya değer târihi doku ve mimarî değerler konusunda olumlu ve duyarlı davrandığı söylenemez. Istanbul’ un ölçeğini altüst eden hastaneler örnek gösterilebilir. Ancak, Istanbul Üniversitesi, ne bu gelişmelerin doğrudan ve tek sorumlusudur, ne de Istanbul tarihi yarımadasının ve özellikle Beyazıt, Vezneciler ve Süleymaniye’ nin üniversite ile ilişki içinde gelişmesini önlemek olasıdır. Kaldı ki üniversite, bugün Vezneciler’ de üç konağın, Süleymaniye Mahallesi’ nin hemen başlangıcında iki yapı adası üzerinde çok sayıda ahşap evin ve daha derinliklerde çeşitli arsaların sahibi bulunmaktadır. Daha da önemlisi üniversite, korumakla yükümlü olduğu bu binaları ana sağlığı merkezi, çocuk sağlığı merkezi, çocuk yuvası, kreş, misafirhane…  v.b. gibi yeni fonksiyonlarla kullanmak üzere gelişme programına almış bulunmaktadır. Ayrıca mediko-sosyal binası ile kitaplık arasındaki arsada, tarihi çevre ile ölçek ve karakter açısından uyumlu bir yapı ve bu çevre için olumlu bir fonksiyon olarak yer alacak sosyal ve kültürel etkinlikler organizasyon merkezi, programlanan ve projelendirilen uygulamalar arasındadır.

Üniversite merkez binalarına, Fen ve Edebiyat Fakülteleri’ ne yaya yürümek uzaklığında bulunan ve mutlu bir şekilde ana trafik arterleriyle kesilmeyen bir ilişki içindeki bu sokaklarda konutlarla birlikte öğrenci ve öğretim üyeleri için pansiyon veya küçük yurtların da özendirilmesinde büyük yarar vardır. Bazen yıkılması gerekli sağlıksız bir yeni yapıdan boşalacak arsanın, özel anlaşmalarla yanındaki korunan bina ile bu amaçla bütünleştirilmesi ile 15-20 öğrenci için pansiyon binası düzenleneceği gibi, bazı kere aynı binada yaşayan bir ailenin sorumluluğunda, belli sayıda öğrencinin pansiyoner olacağı düşünülebilir. Öğrenci yurtlarındaki yığınlaşma ve yabancılaşmaya karşın çalışma, uyuma, beslenme eylemlerinin bir ev ve aile düzeni içinde sürdürüldüğü mutlu çevrelerin öğrencilerin davranışlarını ne denli etkileyeceği açıktır. Bazen çok elverişsiz dar parseller üzerinde yer alan konutların kendi başlarına, bugünkü aile yapısı ve yaşama biçimi için geçerli ve verimli bir düzende konuta veya konut biçimlerine dönüştürülmesinin olanaksızlığına karşılık bu durumdaki iki konutun özel bir anlaşma ile birlikte yeni bir düzenlemeye razı olmaları her biri için ve ulusal ekonomi için yararlı olacaktır.

Çevrede sağlıksız, ölçek dışı bir unsur oluşturan niteliksiz kâgir yapılar dışında istimlâk yolunun alabildiğince az başvurulan bir yol olması gereğine karşılık belli bir seyreltmenin ve sıhhileştirmenin yapılabilmesi ve bu arada bazı uygun eğilimlerin yaratılması önemlidir.


www.hayranhayvan.com Aydın Germen ve Ahmet Turhan Altıner tarafından yayınlanmakta. Last Update 08-01-2012

Website powered by Network Solutions®