MİMAR SİNAN - Turgut Cansever (Albaraka Türk 2005) . 31 x 24 sm. Sayfalar kesilen yerlerinde yaldızlanmış. Siyah güzel ve saygın cilt birkaç okka.
Mimar Sinan hk. T. Cansever
Aydın Germen Dizi: K - 1
Kitabın bölümlerini şöyle özetleyeyim: İslâm Mimarisi, Osmanlı Birikimi, Sinan'ın Çağı, ve daha sonra, Eserleri, tarih sırası ile (kitabın 3/4'ü). Bu tertip daha baştan bana kitabın katılıklardan uzak olacağı, hissini verdi. İlk bölümler soyut ve felsefi, sonrakiler çok ayrıntılı, "nesnel" ve dönemlere göre. Hepsi üst seviyede analytik.
Çeşitli yapılar arasında karşılaştırmalar usulen değil yeri geldiğinde yapılıyor, ve bu gözlemler şaşılacak derecede "nafiz". Eskiden çok yakın arkadaştık, dolayısı ile kendisinden Turgut diye bahsedeceğim. Bu yazının sonunda söylemem uygun olabilirdi ama baştan belirteyim: Turgut'un diğer yayınlarında çok olgunun ve düşüncenin aşırı derecede dini inançlara indirgendiğini görüyoruz. Atlantik ülkeleri yazarları da "nedense", ve Cansever'den bambaşka niyetlerle, İslâm san'atı ve mimarisine din temeli arayıp, ayrıca da süsleme üzerinde durup önemli soyutlukları görmezden gelirler. Son bir örnek: Türkiye'de uzun süre bulunmuş çok değerli Ernst Egli'den çeviri yeni yayımlandı; Sinan'ın ve ülkenin mimarisini hemen yalnız din açısından görüyor. Yapılar üstünde bir aydınlanma elde edemiyoruz.
İncelediğim kitapta Turgut, Eserler bölümlerinde dini indirgemelerden sakınıyor. Yerine, meselâ, algılar üzerinde duruyor. Bilhassa anıt yapılar algıya göre tasarlanmış, hatırlayalım. Rastladığımız diğer "nesnel" yazılar ise güdük kalıyor ve birşey söylemiyor."Structure'e" çatma diyecek olursak, o yazılar da öylesine. Diğer taraftan, kitapta nesnel gözlem de sayısız, bilhassa Sinan yapılarında ufak seviye farklarındaki tasarım niyetleri ve elde edilen sonuçlar üzerinde söylenenler çok hassas, inanılır gibi değil.
Kendisi ölmeden birkaç ay önce, 2008'de,şöyle dedim: mimarlık kitaplarında oldum bittim üç şeyi ham buluyorum, analytik'i planlara indirgemek, ve de tersine, ayrıntılı planlarda çok daha anlaşılır belirtilecek unsur yerleşme ve dağılımlarını girdikten-sonra-sağda-şu-var-solda-da-bu gibi izlenemez sözlere dökmek, ve en önemlisi, yapıların incelenmesini ille de "ilerleme" açısından yapmak.
Bizim mimarimizde, iç mekânın genişlemesi, taşıcıyılarm ve taşınanların incelmesi ve hafiflemesi, dört köşenin üzerine çember oturtulması ilerleme konuları sayılabilir. Ayrıca, şu kadar kubbeliden bu kadar kubbeliye geçmek ve bunun yol açtığı diğer tertipler bir gelişme sayılmış ve 'muhkem kaziyye' olarak bütün inceleme ve tarihlere egemen olmuş.
Oysa tarihi uyanık ve duyarlı okuyuş, geriye bakış değil ve bugünün moda ve kavramları ile irdeleyiş değil, tersine, o tarihin gelişmesi ile beraber yürümeye ve eski tarihin kavramlarını öğrenmeye çalışmak. Çoğunluk oluşturmasalar da dünyada bunu yapan çok kişi var. Ayrıca, geri bakış hükümlü tarihte iki sakatlık görüyorum. Bir, böyle bakışlı tarihçide Evet-siz-bu-eserleri-vermişsiniz, ama ben sizi sınıflayıveriyorum böylece de sizden üstünüm tehlikesi. İki, daha önemli, amerikalı yazarların. 1950'ler ve 1960'lar yazılarında tarih daima yeniden yazılır iddiası fikrinin yayıldığı görülüyor, o yazılardan ve sonraki gelişmelerden anlaşılıyor ki kastedilen, araştırmalar derinleştikçe yeniden yazarız değil, maganda bir toplumun güdük değerleri üste çıkabilsin diye Beethoven'i (bildiğim örneklerden) ve daha nice şeyleri küçümsemek veya silmek; veya, 'kızılderilileri', Asya ve Afrika toplumlarını, türkleri ve Osmanlı'ları Ortaçağımızda ve Sömürge Dönemimizde uydurduğumuz saptırmalar ile göstermeye devam edeceğiz, hiç bir şey öğrenmeyeceğiz, ama günlük gelişmeler gerektirdikçe onların tarihini yeniden yazacağız.
Mimaride önemli olan "beyan'dır". Birçok şarta uyuyorum ama ortaya bir ifade koyuyorum. Bunun "ilerlemeden" daha önemli olduğunu belirtmek için Turgut'a Edirne'den örnek verdim, Birbirinin yanı başında üç yapı. Eski Cami, Üç Şerefeli ve Selimiye. Gelişme ne olursa olsun Eski Cami'nin beyanını Selimiye kadar güçlü görüyorum dedim, Üç Şerefeli'nin de. Buna Nilüfer can-ı gönülden katıldı. Turgut birşey demedi.
Oysa şunu diyebilirdi: üç sene evvelki Sinan kitabıma bakarsan (zaten o kitabı nasıl bulurum diye sormakta idim) göreceksin ki hiçbir yapıyı plana indirgemiyorum, yalnız bazı ilişkileri seçip öne çıkarıyorum, bunu da plandan değil mekândan okuyorum; hiçbir iç mekânda kapsayıcı unsur taraması yapmıyorum, gene ancak bazı ilişkilere dikkati çekiyorum; ilerlemeye gelince, yüzyıllar boyunca ilerlemeler.yazımda öne çıkmıyor, bu konuda kitaba serpiştirdiğim birkaç gözlem var, her yapıyı en çok kendi varlığı çerçevesinde ele alıyorum (beyan); gelişmeye gelince, en çok Sinan'ın iç dünyası ve kafayapısı üzerinde durdum. Bu konuşmayı (ve susmayı) kitabın başlıca niteliklerinden bazılarını belirtmek üzere veriyorum.
Turgut'la konuşmacı olarak çağrıldığımız bir Sinan Haftası toplantısında aşağıdakileri belirttim."Sinan büyüktür, artık onu Michelangelo ile aynı seviyede tutmamızın zamanı gelmiştir". Bu bir mimarlık söylemi değil, aşağılık duygularından gelme bir toplumlar yarışması, ve o yarışmanın yarattığı şişirmelere fazla kapılma. British Museum'un basık son katında bir Michelangelo çizimleri, esquisse'leri sergisi (taş basmalar, fusain'ler mi idi?). Dört yüz çizim mi idi, çoğu güçlü erkek bacakları, benim gözümden birbirinin aynı.
Bir ressam bana sayısız tekrarın beceri geliştirdiğini anlatabilirse ne âlâ. Aksi takdirde bir cinsiyet saplantısı. Bu sergi sayesinde Michelangelo'yu hiç bir zaman iyi bulmadığımı anladım. Bulaştığı işlerden San Pietro kilisesi çirkin bir taş yığını (böyle tasarlanmasının sebebi 'pietra' nın zaten taş anlamına gelmesi değil), kişiliksiz tanımsız kaba mekânlar, oraya köleler burun buruna doluşup balkon'a çıkacak adamı dinleyecekler. Sistina'nın tavanında ise doksanlı yaşlarına kadar çorapları derisine yapışacak derecede devamlı çalışmış olması, bu eserin çok ince gelişmeleri olan italyan resim tarihi içinde yeri olduğuna bizi inandırması için yeterli değil; daha çok Batı Asyanın soyutça verilmiş masal/tevatürünün italyan zevkince görüntüye dökülmesi.
Böyle olguların, Sinan ve Anadolu mimarisindeki (ve Japon vs.) yerindelik ve değeri bize çok keskin anlatması gerekir.
O Sinan haftasında, diğer çok gözlem arasında, Sinan eserinin Anadolu'nun tek övüncü sayılması alışkanlığındaki ciddi yanlışı da belirttim. Yöre mimarilerindeki incelikleri saymadığımızda bile, Beycesultan ve Urartu'dan başlayarak ifade gücü (bu terimi birçok hususu kapsamak üzere kullanıyorum) yoğun yüz kadar yapıyı şimdiden biliyoruz.
Turgut ve diğer tarihçiler başkent(ler) mimarileri üstünde durdukları için bu yazıda yöre mimarileri üzerinde ısrar etmeyeceğim.
Eserler birkaç alt-bölüme ayrılmış, bunların ayrıntılarına geçiyorum. A. Yazarın kavram ve gözlemleri pek az kademelendirdiğini (bunların birkısmının diğerlerinin alt tezahürü olması) sevinçle gördüm. Gözlemlerikendime göre sınıflayıp toparlamak yersiz vekitaba uygun değil. Budurum özetleyeceğim gözlemlerin bağımsız ve devamsız olması içinbirinci sebep. B. Diğeri ise: birkaç sütun veya sayfada çeşitli derelerden su getirerekvarılmış sonucun aktarılması kendiliğinden bir eksiklik ve devamsızlık.
Bu yüzden bu kısaltmaları duraklayarak okumak daha rahat olabilir. Ama bu özetler mimarlık incelemesinin başka yerlerde kolay rastlanmayanbir 'veçheler listesini' verecek sanırım.
Hareket halindeki insan her farklı noktada yapının 'yeni' ilişkilerini görür ve önceki adımların algıları ile bir araya koyar (farkında olmasa bile, ve evindeki mutfağa yürürken bile). Eskiden bunun en önemli çevre verisi olduğunda Turgut'la anlaşmıştık. Avrupa geleneğinde cepheye ve 'ışın yaymaya'(türk ve Japon mimarilerindeki kenara çekilmenin karşıtı-). verilen önem yüzünden bu zaman ve yer(parallax konusu dahil) dizisi güzel veya etkileyici olmayabilir. Fakat Turgut bu sorunun İslâm tasarımında başta geldiğini söylüyorsa (s.14-bundan sonra yalnız sayıları yazacağım) bu kendisinin yakıştırması abartması veya ex-post gözlemi olabilir, ve ama "özellikle Osmanlı mimarisi tek bir noktadan bakarak anlaşılamaz" değişik, yerinde ve güçlü bir deyiş. Şu sorun da var: bu analytik'i hakkeden kaç yapı veya yapı topluluğu vardır (Sinan'dan başka diyelim). (Konuyu kitap haline getiren hatırladığım tek yazar Gordon Cullen).
Varlığın dört düzeyi: madde, 'bio-social', 'psycho' ve ruh-akıl. Bunun Nicolai Hartmann'da aynen böyle olup olmadığına emin değilim. Eskiden bu konuda da, Hartmann'ı gözeterek,anlaşmıştık. Kastedilen, her bir düzey bir evvelkinin yasalarına uyar, ve 'bunların üzerine' kendi bağımsız (evvelkilerden) yasalarını koyar (20). Ben yasa teriminden daima rahatsız oldum (istisnasız herkesin kullandığı söz). Bir, toplumla ilgili yasalara akraba olduğu için. İki. geçerlilik alanı daima fazla geniş tutulduğu için (doğa bilimlerinde geçerlilik alanı sonradan daraltılmış sayısız 'yasa' var). Yerine her sürecin kendi mantığı diyorum. Yazar ruh-akıl düzeyinde bütün olguların kendi özel yasaları var diyor. Ben bunu yukarıda bütün düzeyler için söylemiş bulunuyorum. Arkadaş,"Her düzeye var olma imkânını veren, ama onları daha önceki düzeylerin kanunlarından özgür kılan bu nihâi düzeydir". Bu noktada ben yokum. Nicolai Hartmann ile de ilgisi yok.
(Yirminci yüzyıl ikinci yarısında felsefeler, san'atlar moda oldularsonra büyük bir hızla birbirlerini izlediler ve silindiler, fazla iz bırakmadan. Kişiler gerçekten beşer sene evvel bunlara inanıyorlarmı idi? Hartmann'm modası da az sürdü. Yerine ilk batıl veya batini, oyunlara iyi zemin veren Heiddegger geçti. Benim için şimdi de yanlış yerleştirmeleri önleyebilecek bir schema).
Hartmann'ı kastediyorum.
Bu yazının sonlarında bu kitapta soyutlama (kavramlar), yapı çatma, ayrıntılar vee algının içice örüldüğünü ve bunun eşsiz olduğunu belirtmek istiyordum. Evvelki paragrafı yazarken örülenin dört düzey olduğunu anladım, ve gene, başka yayınlarda yok. Betimlemelerin ve yapı kullanış gözlemlerinin de dört düzey çerçevesinde alındığı anlaşılıyor.
Bir başka örgü de var. Bir yapıyı anlatırken mimarın tasarım niyetlerini vermektesiniz. Ama bazı gözlemleriniz bu niyete kendi eklemeleriniz olabilir. Algı büsbütün böyle. Tasarımdagözetilen algıları almayabilseniz de, bunların ötesinde çok sayıda gözleminiz olabilir ve bütün bunlar yeni bir doku oluşturur.
Varlık telakkisinin "biçim üzerine doğrudan yansıması, üslubu meydana getirir". Üslubu alışkanlık olarak görmek daha doğru.
"Üç sorular" (21) arasında İslâm mimarisi ne değildir de var. Yazar konuya bölüm ayırmamış, çeşitli yerlerde hafifçe değiniyor. Şunları belirteyim: " negativ" tanımlar daha kesin sınırlar çizer; Avrupa geleneğindeki İslâm yazılarının çok sayıda düzeltmeye gereksinimi var.
Sayfa 35'teki önermeleri pek aşırı buluyorum. Falanca niteliklerde beş yapı varsa bütün İslâm öyle sayılıyor. Söylenilenlerde gizli üst sınıf varsayımları bulunduğunun arkadaşım farkında değil, biliyorum. Başka yazılarında insanoğlunun 'eşref-i mahlûkat'(en şerefli) olduğu kabulü var. Bu kabul hakkında çok şey söylemek isterdim, fakat etrafa ve bugünkü yüzlerce dalaşa bakmak yeterli. Arkadaşım şuna dikkat etse iyi olurdu: ortalıkta dolaşıp gösteri yapan dinciler böyle beyanlarda bulunurken kendilerini ve "üst" sınıfları nimetten sayıyorlar.
Ama aynı sayfada şehir mimarisi ve arazi yapısını gözeten konut tasarımında standard bileşkenlerden de bahsediliyor. Yazarın sonuç olarak bütün yapıların birbirine benzemeyeceğini düşündüğünü biliyorum. Ben örnek olarak Endülüs'ü, Kuzey Afrika'yı, diğer Afrika kerpiçlerini, Yunan adalarını, Anadolu'yu ve bilhassa Bhutan'ı vereyim. Yüzlerce yıllık ve standard bileşkenli geleneklerle en çeşitli ve zengin çevreler elde edilmiş.
Bütün bunlar yöre mimarisi. "Sahici, saf, ahlâkî (artisanal) üretim faaliyetini doğuran bu yaklaşım, sözde (san'at yahut bilim yaklaşımları ile), tasarım teknikleri ile taban tabana zıttır". Buna inanmış kaç kişi var acaba henüz? Turgut bunları başkent mimarlığı dediğim tasarımlar için söylüyor, itirazım yok, ama o sözler yöre mimarileri için daha da geçerli.
"İnsanın, tıpkı hayvanlarda olduğu gibi psişik bir hayatı vardır"(36). Arkadaşımın bu eşitliği tanımasına sevinerek şaştım.
"İslâm mimarisi sükûnet içinde harekettir, sınırlılığın berraklığınasahiptir, ". Tamam, fakat diğer hemen her yerde yazar bumimaride sınırsızlık sonsuzluk görüyor, bazen abartarak; mesela cami içinde pencerelerden bakarken, ben ise yalnız yakın veya uzak görüntü. Gene de sınırlılıktan ölçülük ve benzer niteliklerin kastedildiğini kabul ederim.
Çoğu kimsenin hasta (vs.) çağ, hatta fransızcada L'Age des Tenebres(yoğun karanlıklar, bilinmezlikler) nitelendirdiği dönemimiz üzerindess. 49-51'i okumanızı bilhassa öneririm. Burada çok kimseye yaygınlaşması gereken değerlendirmeler var, Katılmadıklarımı atlayarak kavramları sıralamakla yetineceğim. Tasarımlar mimarın reklamı mahiyetinde; İslâm ülkelerinde temel tutumlara "inanmadan tarihî formların samimiyetsiz kullanımı, kesinlikle insanlık tarihinde görülen en dramatik... kirlenmedir"; mutlak kesinlikleri amaçlayan yöntemler (mimarlığı ilgilendiren beş alan sayılıyor) ...."araçların imkânlarındaki sınırlılığın bilincinde değildir" (bu çok güzel söz çağın en önemli sıkıntısına işaret ediyor - uzun uzun açıklamak isterdim); İslâm (sanatı) yeni eklemeler alabilirken kendi yaratılışından gelen ırasını koruyabilir; denetim altına alınmamış akla verilen aşırı önem, devasa yapılarla insanı ezen ve karmakarışık bir yaratık bir alet haline getiren sonuçlara yol açar.
Diğer kavramlar: tevhîd (bu konuya girmemeyi yeğlerim; tevhide taşlar veya çöp yığınları giriyorsa neden bahsi edilmiyor); tezyin aşkmlık sağlıyor (bu, yazarda son dönem gelişmesi olabilir); Tektonik bütünlük, tezyini tektonik (Emine1den anladığıma göre son dönemlerde Turgut için kilit ve çok anlamlı bir kavram, fransız yazarlardan alınma; evvelki alışkanlıklardan dolayı terime ısınamadım, ve ayrıntılarını bilmiyorum); topologie kavramlarının önemi (benim etkim olabilir).
Konuştuğumuz zamanlardan sonra piyasaya çıkmış terimler var, yazar bunlarıizlemekten geri kalmamış ve zaten kalmazdı; benim için çoğu dalga dümen ve ticaret. Bana öyle gelir ki Turgut makbul sayılanların bir bölümünü benimsemiş veya kendisi makbul saymış, 59'dan evvelki 40 kadar sayfada bunların bir kısmınıİslâm'a yakıştırmış. Bendeniz bütün düşünce alanlarında bağdaştırma barıştırma çabalarını daha çok toplum-içi endişeler olarak görüyorum. Bağdaştın İmasına hiç gerek olmayan çeşitli alan yöntemleri en çok Hegelci'liğe geri dönüşlerdegörülüyor.
Sinan'ın Çağı'na giriş'te (106-107) arkadaşımın lügatine ne vakit aldığını bilmediğim 12 terim veya kıstas işaretlemişim. Bunların hepsini İslâm mimarisi incelenmesine uygun buluyorum. Dokuzu dil açısından bana sevimli değil. Avrupa terimlerinin, çeşitli anlamlarına ve de köklerine dikkat etmeden kabaca, imlâlarının değiştiriliverilerek dile mal edilmiş sayılmalarını ülke düşününü çok zedeleyici bulduğum için yabancı imlâları ile verdiğime belki dikkat etmişsinizdir.
Diğer üçü : varlığı aracı vasıtası ile algılamak yabancılaşmadır; kubbe yukarıdan.i aşağı, minare aşağıdan yukarı (ama bu bir karşıtlık değil, olsa bile önemli değil); (İslâm'da) gelişmeye açık bir mimari (öyle ama önü çok kapatıldı).
Dokuzlar: elitist; senaryolar; fetişistik; bio-sosyal/psişik; hiyerarş immateriel; transandantal; kolektivist (imlâlar yazarın); Çelişkili türkçe ama marxist terim çok çapaçul kullanıldı, burada da pek uygun değil. Arkadaşımın sıfatları yerinde ve bazen keskin (ayrıca bazıları için iyi türkçemiz yok). Ama piyasadaki kullanışlar ezbere, kaba, yersiz, yanlış ve geçici moda ve gösteri, özenti.
İslâm'da içeriden dışa doğru kesintisiz görüş (61).Nerelerde görüşün kesilmeyeceği nerelerde kapatılacağı kullanış planından da daha önemli değil midir? Aynı sayfa: bildiğim kadarı ile Şam Emevî Camiinin yönlenmesi ve enlenmesi İslâm esaslarından değil daha evvelki tapmağın kuruluşundan gelmektedir. Aynı sayfa: erken dönem İslâm yapıları sakin, ferah, geniş, vakur.
Bir Samanoğlu türbesi (Orta Asya), Anadolu kubbeli mimarisi için bir merhale (64). Turgut'un dönemlerarası az sayıda gözlemlerinden biri.
Arkadaşımın çok beğendiği Gazzali dayanıklı "taş evler, konak ve saraylardan oluşan şehir dokusunun kalıcı niteliği ile tevazu ve sadelikten uzak olmasını eleştirerek sonraki nesilleri kendisine uymaya zorlamayan ve değişime imkân veren bir çözüm şekli teklif etmiştir"(64).Açıklama verilmiyor. Benim halâ benimsediğim.yüzyıllar içinde, "kötü" tasarlanmış mahalleler kaldırılarak, "iyilerinin" yanyana 'birikmesi' fikri nasıl kalıcılığı yeğliyorsa, Gazzali amerikan (ve bir türlü becerilemeyen) mahalle yenileme ve Holanda'da makbul geçici konut fikirlerine o kadar yakın.
Keyruvan ve Amr (Fustat) camilerinin planları(62). Arap ve bazı Türk yapıları ve külliyelerinde orthogonal'i gözetmemek (90 derece). Bunu beceriksizliğe bağlayan var mıdır bilmiyorum. Ben şunlara bağlıyorum: mülkiyet sınırları, bazen kıbleye uyum, ve, orthogonal hiç de fazla önemli değil. Artı, bunların hepsinin üstünde, dıştan verilebilecek 'hendeseyi' reddetmek, içteki çeşitli kararları egemen kılmak.
Selçuklu san'atı bölgelerinden geçerek Osmanlı'lar Söğüt-Bilecik yöresinde Selçuklu ve Asya kökenli birikimlerine dayanarak kendi üsluplarını geliştiriyorlar (71). İznik'teki Yeşil Cami ve Nilüfer Hatun İmareti "Osmanlı mimarlığının geleceğini belirleyen bütün unsurları, esas/kabulleri bünyelerinde barındıran iki erken dönem yapısıdır. Bir başka dönemlerarası çizgi.
İznik Yeşil Cami (resim 4, s.74). Ana kubbe, kubbe, minare gibi farklı . (unsurların) şahsiyetlerinin belirginleştirilmesi. Bu, Anadolu'da Hacı Bektaş'da ve daha birçok yerde var, ve Sinan'la beraber başka ülkelerde erişilemeyen üstünlük, berraklık ve duruluğa işaret ediyorlar inancındayım.
Yeşil Türbe ve Muradiye türbeleri, "bu yapılar insanların, yönlendirilmeksizin, kemerlerin sakin hareketlerle taşıdıkları kubbelerin koruması altında dolaşarak, tercih ettikleri yerlerde namaz kılmalarına imkân tanıyan manevi güzellik ortamları oluşturur". Fazla yönlendirmeme, aşırı yönlendiren Avrupa mimarisine büyük üstünlüklerden biri. (90). Bence Orta Asya ve Türk Anadolu bahçelerinde bitkilerin kendi istedikleri yerde yetişmeleri ve bunun verdiği sayısız açılar aynı varlık görüşü.
Gene tevhîd kavramı (105). Çerçeve olarak yeryüzü veriliyor. Oysa uzaydaki yıldızların aynı 'yaradılış' içinde düşünülmesi gerekmez mi? Bu, kavramın Kopernik öncesi niteliğine işaret ediyor. Kopernik sistemine benzer düşünceler Biruni'de yok mudur (hatırladığıma göre Azerbaycan, 10nc. 11nc. yüzyıl. Bu ad, enderun kavramının karşıtı olarak 'dışarıdaki' demek"; Anlaşılan asıl bilim merkezi Orta Asya sayılıyormuş ?). Biruni çok aydınlık ve uyanık insan, fakat en önemli fikirlerini izleyen kişiler olmamışİslâm'da.
"Halı, çini, duvar veya kitap resminde her türlü biçimin üzerinde yer aldığı satha bağlı kalması, üçüncü boyut olarak derinliğin İslâm kültürlerinde reddedilmesi gibi, mimaride de genel mekânın sınırlanmaması islâm sanatının üslup iradesinin temel özelliklerinden biridir. Üsluptan çok daha fazla. Eski konuşmalarımızdan biliyorum ki Turgut da böyle derdi, ve zaten kitabın başka yerlerinde açıkça söylüyor.
Aslında önümüzde iki belki üç konu var. Üç boyutu iki boyutta vermek. Mekân sınırlamamak. Çerçevele(me)mek. En basitinden başlayarak, Hristiyan iconographie'sinin başlangıcında etrafına çerçeve koymayan fakat mekânın orada durduğuna işaret eden, çok da karanlık bir 'dünya' veren resimler var. Sonraları çerçeve kazanıyorlar ve daha sonra Avrupa'da herşey çerçeveli oluyor: konu ve çerçeve birbirlerini tanımlıyorlar. Batı Asya miniature'lerinde, Matrakçı'da, Surname'de deçerçeve var, fakat dünyanın çerçeve dışında da var olduğu kabul ve ihsas ediliyor.İslâm mimarisinde ise bazı unsurlar çerçevesiz, onlara ekleme yapılabilir. Matrakçı'da yapılar yan yatırılabiliyor. Surname gibilerde ise 'aynı' görüntü'nün içine bazen Yılanlı Sütun bazen Obelisk oturtulabiliyor. Bu 'soyutlamalar' ancak Cubisme ve yoldaşları döneminde tekrar ele alınabiliyor, sınırsızlık konusundan değişik ama aynı hava/ethos. İki ve üç boyut geçişlerinin başka tezahürleri ve denemeleri de olabilir. Goa'lı mimar Ch. Correa'nm bir konut topluluğu tasarımında bu adam yapıların perspektifinde ısrarla iki boyut görünüm ve havası vermeye çalışmış dedim, ve sanalda boyut eksiltmenin daha zengin izlenim verebileceğini hissettim. Turgut'un dedikleri altında böyle bir zenginleşme ihsası var, beraberce çok önem verdiğimiz yapay çerçeveden kaçınma bu cümlede sınırlamama olarak verilmiş ama sınırlamama başka yollarla da sağlanabilir, onun için bu daha geniş terim yerinde.
Çerçeveleme nasıl sınırlıyorsa üç boyut da öyle, çünki mekânı kapatıyor (doğa bilimlerinde de kullanılan 10-15 boyutun mimarideyeri yok gibi, hiç olmazsa şimdilik, - ama bahsini ettiğimiz,'hareketteki' zaman ve yer dizileri 4nc. boyutun ta kendisi). Şunu belirtmeli, mesela İspanya'daki yeni bazı yapıları üç boyut üzerinden tanımlamak zor ve anlamsız.
Eserler hakkında ayrıntılar daha evvel değil, şimdi başlıyor demeli idim.
Haseki Hürrem Sultan Külliyesi. Sinan elli yaşında. Bir sene evvel Ser Mimar olmuş. "...armudi kemerlerdeki göğe yükselme ifadesine karşılık, şişkin fenerlerle tamamlanmış iri hacimli kubbelerin aşağıya dönük ...."(bu 'karşıtlık' önemli mi?) "....iri hacimli kubbelerinimaret mimarisine hakimiyeti azamet ve zarafet birlikteliğinin Sinan tarafından verilmiş ilk belirgin örneğidir" : kendisine bu kadar sık sık azamet görevi verilmemiş olsa Sinan'ın ürünü çok daha zengin ve de muhteşem olurdu diyorum. (113).
Barbaros Hayrettin Paşa Türbesi İnce ayrıntılara belki ilk örnek (117). Dikkatli okunması faydalı olabilir. Özetlenecek gibi değil. Bir örnek, "seviye farkının küçüklüğü, hissedilir ölçüde gerilimli bir güç ifadesi oluştururken.." diğer unsurlar sadelik ifadesi içinde.
Resimler: bir yapının tümü verildiğinde unsurların ayrıntılarına odaklanmak halile güçleşir. Oysa onlar da ince ince düşünülmüş. Sayfa 126'da ve sayısız diğerinde önemli ayrıntılara tek tek yer verilmiş.
Üsküdar Mihrimah Sultan Külliyesi Cami medresenin uzun cephesine göre biraz dönük olarak yerleştirilmiş....: hareket halindeki insan tarafından algılanacak bir mimarioluşturma çabası ....(121) (Özetleri hiç bir şekildeyapıları açıklamak amacı ile değil yazarın çeşitli çözümlemelerine örnekolarak verdiğimi hatırlatırım). Beş unsur sayılarak kubbe kaidesinin kare plandan denize doğru uzananbir dikdörtgene dönüştüğü ....
"Güçlü ufki etkiye sahip medrese duvarının ardındaki büyük saçağın gölgesi üzerinde havada duruyor izlenimini veren cami kitlesi" (124, resim 53).
...kemer ve iki ayak kaidesi ufki bir çizgi ile cephe sathından küçük seviye farkı yaparak .... (125).
(On üç satırlık bir cümlede) .... medrese tarafındaki minarenin dahakalın olması .. ileriye "hareketlenen" ana kitle .. zemine bağlı vedönük medrese ... son cemaat yeri geniş saçağının koyu gölgesi ...zeminle yapı kitlesi arasındaki ilişkinin kopması ... "camininboşlukta, kalın minare etrafında yönünü bulmak için yamaca ve medreseyegöre dönerek ilerleyen bir hareket ifadesi .....".
Küçük seviye farkları üzerinde birçok çözümlemede, bu arada Selimiye, ısrarla duruluyor. Benim bilebileceğim kadarı ile diğer Sinan incelemelerinde yok. Buna karşılık galiba Turgut için Sinan'ın mimarlık seviyesini en iyi gösteren işaretlerden biri.
Sivri kemer/armudi kemer (128). Bu ikisini "yapıların neresindekullanmak gerektiğine dair, daha o tarihte gelenekten gelen kesin birkararlılık içinde olduğunu gösterir". Aynı bilinçli tercihbaklavalı ve stalaktit sütun başlıkları yerlerini de ..... .
Kapıdan çıkışla birlikte eşsiz Boğaz manzarası ...... iki tarafa doğrudenize parallel genişleyen büyük saçağın güçlü ufki çizgisi vekoruyuculuğu altında ......
... düzenleme yalnız yapıları değil, yapılardan dünyaya nasılbakılması gerektiğini..... (129).
Şehzade Mehmed Külliyesi "Şehzade'de tasarımın asli meselesi, merkezi karakterli karşıt ikiunsurun, yani kübik alt yapıyla kubbenin birleşiminden oluşan14. ve 15. asır çözümlemesi değil, merkezi tek kubbe etrafındafarklı istikametlere yönelik yarım kubbeler (ve yapının önemli veyaözel yerlerini örten çeşitli büyüklükteki kubbeleri) taşıyan altyapı arasındaki ilişkidir" (139).
"Avlunun dar ölçülerinin ortasına yerleştirilen şadırvan, nisbeten büyük kütlesiyle avlu mekânını bölerek insanın, hareketli ve dinamik ortamı, dış mekândan da büyük bir heyecanla tatmasını sağlar" (143).
"...ilk eserlerinde görülmeyen zengin küresel biçimlerin bir araya getirildiği bir kubbeler sistemi ..."
"Şehzade'yi takiben vücuda getirdiği eserlerin çoğunu, kubbe ve yarım kubbeler sistemini aşağı sarkıtmak suretiyle yüksekliği azaltacak şekilde kademelendirilmiş bir kaidenin üzerine oturtmuştur".
"Süleymaniye'de kubbeler sisteminin alçak seviyeden başlaması, aynen Şehzade'de olduğu gibi mimarinin temel özelliğini teşkil eder" (147).
Yapı kitlesi beş modüle, her birini sivri kemerler oluşturuyor, bunlar "Şehzade'yi bir duvar-kubbe mimarisi olmaktan çıkararak bir kemerler-ayaklar-kubbeler bütünlüğüne" dönüştürüyor (151).
Kubbe ve yarım kubbe kaideleri çeşitli seviye ve ölçülerde, ve kemerler farklı yönlere gelişiyor: üst yapının her noktasında değişik hareket çizgileri ve yeni biçimlerde birimler ... (153). Benzer farklılıklara 159, 176 ve 178'de de işaret ediliyor.
Yapıda çeşitli karşıtlıklar sıralanıyor (159).
Ve tezyin sadeliği/zenginliği.
"Şehzade Camiini bir Cennet tasavvuru ile bütünleştirmeye yönelik .. tavır (İslâm'da) .. tasarımı tezyini bir düzene kavuşturma iradesinin neticesidir" (161).
Ayasofya'dan farklı bir yapı vücuda getirme tutkusundan bahsetme (cehaletten ibarettir).
Süleymaniye Külliyesi ... Eyvanların duvarları üzeri ve medrese pencereleri ve avlulardakiinsanların hareketli gözlerinden cami "algılanışının her anfarklılaştırılması " (176) .
...batı yönündeki eyvanın avlu ve pencerelerle batıya açılması, Zeyrekve Fatih'e yönelik ufka, ........ insana birden fazla yöne bakarakyerini belirleme "imkânı sunar".
.... Rabi medresesi civarında "camiyi minareleri ile birlikte birnebze fark edip medreseye girildiğinde hızla alçalan avludan Boğazve kıyıları.......".
"Bulunulan noktanın bilinci". Buna karşıt çağdaş bir gelişmeyi belirtmek isterim: kuzey ülkelerinden Kuala Lumpur'a kadar bir 'supermarket'e girdiğinizde çıkış yolu bulmak imkânsız gibi, kıstırılan insan birkaç şey daha alır umuluyor.
Üsküdar Mihrimah'tan Süleymaniye'ye ..... benzer sorunlar değişikçözümler .... zorlama hissi olmadan... her köşede her gözlemde (178)
Varlığın iki ayrı veçhesinin algılanabilmesi, bir taraftan sonsuzluklar ve diğer taraftan dünyevi medreseler, mahalleler
.. "dahiyane bir duyarlılık, seziş ve bilinçle sunuluş biçimi, eşsizbir izlenimler ve heyecanlar dizisi olarak"...bunları tadabilmek içinasli iki kapıdan geçerek son cemaat mekânına . (200)
Sinan san'atında Rinascimento'nun objektivist varlık görüşündentamamen farklı bir irade .....
Kubbeler içeriden oyuk dışarıda şişkin ve koruyucu, ve bunlar karşılıklı hatırlanarak (202) - (yazar şişkinlikler üzerinde sık duruyor).
Edirnekapı Mihrimah Sultan Külliyesi "Son cemaat yerinin iki yanından camiden çıkış yönünün aksinedönerek ilerleyenler, şehri bu yüksek noktasından görerek iç ve dışınbilincine aynı anda ulaşmanın ..... " (229)
"Revak saçak profiline değecek kadar yaklaşmaları (sivri) kemerlere Sinan'ın diğer yapılarında erişilmemiş bir biçim keskinliği, saflık ve temizlik ifadesi kazandırmıştır".
Zal Mahmut Paşa Külliyesi Sinan'ın mülkiyet sınırlarını değiştirmeye gerek duymadığına bir örnek. Bana kalırsa en olgun mimarlık tutumu, çok özgün mekânlar yaratabiliyor, buna karşılık Avrupa ve son çağın vahşi uygulamaları mülkiyetten de fazla ve gereksiz yere mimariyi de ablaklaştırıyor. Sinan yaklaşımı arazi yapısını, insanlar ve toplumu da gözetmiş oluyor. (259)
Süleymaniye'ye ifade zenginliği kazandıran büyük kemer niçin Zal Mahmut'ta yapının içine pencereli duvarın gerisine yerleştirilmiş: ....... ilgiyi Eyüp Sultan'a çekmek için. ..."ölçü düzeninin yüceliğini fark ettirecek..." "camiyi önemli kılmak isteği.." Yukarıdaki bu üç kıstası mimarlıktan çok simge ve güç dünyasına aitsayıyorum; çoğu zaman yavan ürünler veriyor, ve düz yol/merasim yoluçeşidine dönüşünce 16nc. yüzyıl Roma'sının ve 1950'ler istanbul'unundokusunu düzelteceklerine bozuyorlar. (263)
Taşıyıcı sistemle dış kabuk çarpıcı vuzuhla birbirinden ayrılıyor: Selimiye'de yeni boyutlar kazanan mimari unsurların ferdiyetlerini belirleme yaklaşımında bir ilk adım.
Edirne Selimiye Camii Üzerinde en çok durulan eser. Daha evvel kendi tutumum olarak ileri sürdüğüm iki eleştiriyi Turgut çok güzel yazmış şu anda farkına vardım: "Ancak genellikle mimariyi bir plan şeması meselesine indirgeyen veya belirlenmiş bir gelişim sürecinin sonunda ulaşılmış şahika olarak tek boyutlu değerlendirme yanlışından ötürü Sinan mimarisinin meseleleri anlaşılamamıştır". (283)
Bunu aktarınca daha evvel seçmediğim kocaman iki sayfayı uzun uzun özetlemem gerekiyor. Selimiye'nin içine oturduğu çerçeveler:
Mevcut yapılar. Eski Cami - kalın, az pencereli sağır çevre duvarı ... sonsuza kadar var olacakmışcasma zemine bağlanmış... İslâm dünyasında benzeri az olan kalıcılık ifadesi ... Bursa mimarisinin devamı olan Üç Şerefeli yeni bir adım .. ve şaheser. ".. minare etrafında dolanarak yükselen koyu kırmızı ve beyaz burmaların benzersiz biçim gücü" ve keskin sona erişleri Eski Cami geleneğinin devamı .... o zamana kadar benzeri olmayan kubbe yerleştirmeleriBayezid II Külliyesi "azla yetinmenin erişilmez sadelik, yücelik ve tezyiniliğini bir araya getirmiştir" (284). (Bu tutumların yanında ' less is more' ve 'small is beautiful' slogan'ları zayıf ve yavan kalıyorlar, zaman içinde de içtenlikleri olmadığı ve devamsız kaldıkları görüldü).
Edirne ''zaman zaman Istanbul'u aşan" bir uygarlık ...
Evvelki dört cami hatırlanırsa "Selimiye'de merkezi kubbeli bir yapıyı gündeme getirmiş olması yadırganmaz". "Önemli olan (kubbe neden sekizgen bir trompun üzerine....) .. sekiz ayağın dördünü giriş ve mihrap duvarları ile bütünleştirip..(diğer) dört ayağı cami mekânına serbestçe inecek şekilde düzenlemiş olduğudur": enlemesine saf düzeni ... zemin ve kubbenin biçim karşıtlıklarını gizlemeden çözümleme girişimi. (285)
Resimler (292-293). Tepkilerim : resim 263 - içinde iken hössetmediğim geniş mekân ve ihtişam. Böyle mekânlar metrelerin gösterdiklerinden başka, kavramlaştırılamayan farkındalıklar veriyor.
Planın enlemesine genişlemesini sağlamak. Bunun için 3-4 "tedbir" sayılıyor. (298)
Resimler (300-301), Benim için iç mekândan daha önemli: evvelki camilere kıyasla sadeleşme, keskinleşme ve 'modeling'. Dış yüzeylerde.
Süleymaniye'de iki büyük kemer, artı 'boşluk taşıyan' üç kemer, artı iki büyük sütun merkezi alanda daha yüksek ışık gücü sağlarken,Selimiye'de revaklar üzeri büyük kemer pencereli dolgu duvarından gelenkırılmışışık artı iç mekânda dağılmış loş ışık (302).
....kaide oluşturan kitle caminin üst yapısının "yüksekliğine göre ancak üçte bir oranındadır" (büyük mekân hissini veren bu mu?).
.... üst yapı "kadınlar mahfeli hizasında yerden kopartılarak havada asılı duran bir tezyini immateriel düzen...." (303).
.... her üç cephede yukarıdan aşağıya doğru gelen destek sistemlerinin dışa doğru gelişen ayaklarıyla .... "Böylece duvar ifadesinden arındırılmış taşıyıcı ve destek sistemi ....mimarinin çeşitli ölçeklerde(cumulatif) ve tezyini (ırasını) oluşturmuştur" (303)
"Mağlova Kemeri, eğimli destek ayaklarıyla bu .. ayaklar arasında üstüste yer alan iki büyük kemerden oluşan bir yapıdır". Bu eğimli yüzeyler "Selimiye'de kubbe kaidesinden dışa doğru genişleyerek eğimle alçalan destek kemerlerinin üst sathında ve mihrap yarım kubbesiseviyesinde genişletilerek tekrarlanmıştır" İlaveten "kubbe köşekulelerinin dik eğimli külahlarında da tekrar edilmesi .... iki eser .... arasındaki akrabalığı gösterir". (303)
(a. benim için Sinan'ın önde gelen eserleri olan Mağlova Kemeri ve Büyük Çekmece Köprüsü -onda da eğimli mahmuzlar var- üstünde yazarın söylediklerini işaretlememişim; b. bir şehir plancısı ve şehirci olarak kentlerde eğim duvarlı yapıların olmasını hep istedim, Urartu havası da bazen esmiş olurdu; c. mesleğim çerçevesinde deprem uzmanı (ve iktisatçı) olarak da, bunlar depreme daha dayanıklı olmazlar mı idi, A çatmalar dahil).
.. Süleymaniye'de "büyük kemerin altındaki pencere duvarının kemere göre açık ve kararlı geri çekilişinin bu kemere kazandırdığı etkileyicilikten Selimiye'de kaçınılmış olması, kemer ve pencerelerin destek ayakları arasındaki konstrüktif gerçekliği gizlemeden, bu unsurlara belirgin bir tezyini karakter ve zarafet kazandırır". (306)
Kubbeler, .... madenle hem korunup hem tezyin .... taşla madeninkarşıt tabiatları bir araya .... madenin katlanma çizgileri .. pencerelerdeki fil gözlerinin küçük noktaları ile de "Sinan'ın başka hiçbir eserinde erişilmemiş bir güzellik doğmuştur".
"Son cemaat avlusu .... boşluklar, kemerler, kubbeler arasındaki ölçü ve birim farklarının oluşturduğu gizli hareket son derecede gelişmiş bir biçim duyarlılığının ürünüdür". Burada yazarın alışılmış form formalisminden uzaklaştığını ve biçimi kendinde değil algıda tanımladığını belirtirim.(320)
Süleymaniye'ye geri dönersek,"son cemaat yerinin dört köşesinde yer alan minareler, avluyu belirleyen köşe taşları olarak yapının uzunlamasına birbirini takip eden bölümlerden oluşması yönündeki temel düşüncenin tamamlayıcılarıdır".
"İnegöl İshak Paşa Külliyesinde cami ve medresenin birbirinden ayrı çözük yerleşme ve ilişki biçimini yoğunlaştırarak devam ettirenSüleymaniye ......."
"Buna karşılık Selimiye'nin şehrin her yerinden görüleceği gözönünde tutulmuş ......... cami köşelerine dört minare yerleştirilmiş'' .. enlemesine genişleyen bir plan üzerine .... Burada tabii gene inceleyicinin farketmesi/başkalarının farkınavarması sorunu .....
"Mimar Sinan .... ölçü nisbiliği ve biçim ifade ilişkilerini ....asli amaca yönelik olarak maharetle ". (322)
"Selimiye'nin zengin biçimler dokusu..." - ekleyelim, o kadar da zapt-ı rapt içinde.
Cami 1950'lere kadar Edirne ev mimarisinin "küçük ölçülü müstesna güzellikteki örnekleriyle çevrili ..." . Selimiye'yi kıble yönündenhuşu ve hayranlık içinde seyretmeye imkân veren bu evlerin çevrelediği küçük meydan'da külliye "insanların karşısına ansızın çıkıyordu" (325).
Notlar Bölümü: Cennetten kovulmayı sayısız kaynaktan şöyle bir biliyorum, fakat İslâm'da yasak meyve var mıdır diye sordum kendime.(405)
İşaretleme ağına takılmamış, yazarın diğer önemli ifadeleriniekliyorum: Büyük Çekmece Köprüsü - Selimiye'nin oluşunu hazırlayan eserlerden(267). Mimarda daha önce bulunmayan biçimler. Yolun 'kırılma' açısı inşaat zorunluğu değil. İki muhteşem kitabede emeği geçmiş olanlarınadları yazılı (usta ve işçilerin adları da yazılı ise dünyada eşiolmayabilir).
Cansever'in inanç düzeni içinde Faydacılığa/pragmatism'e dayanan değerlendirme (bizi) fırsatçı sömürü alanlarına yöneltebilir (22). Farklı düzey sorunlarını değerlendirmek .."estetik ve teknolojinin" (alanlarında) yer almaz.
Süleymaniye'nin merasim yolu - .. Roma, Batı Avrupa ve Çin hükümdarlarının "şehir-saray ilişkisini düzenleyen geometrik akslara zıt bir tavrın ürünüdür". (196)
Mağlova Su Kemeri - "aralarında destek ayakları bulunan müstakil birimlerin birbirlerine eklenmesi suretiyle oluşturulduğunun algılanmasını (tasarım) sağlarken .." (276). "..bütün değişken unsurları ve kemerlerinin ölçü farklılaşmaları bakımından mimarlık tarihinde benzeri olmayan bir strüktürel rasyonellikle düzenlemeye tezyini nitelik kazandıran transandantal bir tasarımyaklaşımınınürünüdür". ....."birbirinden bağımsız birimlerin additif-tezyinidüzeni ...". (Additif terimi çalışmalarımızda sık kullanılırdı. Kendi terimimiz mi bir yerden mi almıştık hatırlamıyorum. Bir anlamı, çerçeve veya başka kısıtlama olmaması 'sayesinde' eklenebilirlik. Yazarın birkaç yerde kullandığı 'cumulatif terimi ise eklenenlerin birikimi ile ek algılar 'kazanması' dersek pek yanlış olmaz).
Cansever gözlemlerinin birkaç tanesi alışılmış hükümlere cevap niteliğinde (bütün kitabı kastediyorum). Tartışmaları izleyenler bunları ayırt edebileceklerdir. Kitaptaki cümle yapıları da (özetlerde verdim) bunları belli etmektedir
*******************
'Soyut' kavramını yazıda 'olumlu' kullanmışım (bir yer dışında). Oysa soyutlama çok netameli bir işlem. Doğa bilimlerinde 'bile' en soyut kavramlar (momentum, inertia; 'ışık' ise işlem soyutlukları içeriyor) yerinde mi tartışılmalı. Yerindelikten başka derece sorunu var (falan kişi, şu ulustan, insan, yaratık ..). Böylece, son örnekte olduğu gibi özgünlükleri adım adım elemek (derece), veya olgulara kavram yakıştırma (doğa bilimleri). Mimarlıkta, bir yapı olarak görülmekten çok kavram ilişkileri veya pek tanımlanamaz izlenimler açılarından algılanan yapılar (Al Hamra, Tac Mahal).
Toplum işlerinde soyutlama ise, aldatma ve sömürünün baş aracı. Binlerce veya yüzlerce yıllık soyutlamalar ısrarla korunduğu gibi, sömürge döneminden gelme kavramlar da kıskançlıkla öne sürülüyor, şimdiki dönemde her yıl yenileri ekleniyor.
Cansever kitabında daha çok mimarlık ve felsefe soyutlamalarında düzeltmeler üzerinde duruluyor. Bunları benimsediğim için mimarlık öğrencilerine çok faydalı, en azındanuyarıcı/sorgulayıcı olacaklarını düşünüyorum.
Bildiğimiz gibi sayılar da soyut sayılıyor, ben şimdi önümde yedi alet üç ampul saysam da. Mimarlık yazınında sayı fetichisme'inin (Kur'an 19 sayısına 'dayanır' gibi) izleri var; örnekte açıkça, Kur'an'dan 4 yüzyıl evvel gelişen İskenderiye/musevi Kabbala'sının etkileri var, geleneğin devamında sonradan yakıştırılmış. Tasarım yapmış biri olarak kesin ölçüler kullanmış ve modüle'den bahseden yazar 4 minare demekten ve bir orana dikkat çekmekten başka sayılara hiç iltifat etmemiş.
Üzerinde ısrarla durduğu hareket/zaman-yer değişmeleri yazarı algorithma (al Hvarizmi'nin adından gelme) hesaplarına yöneltebilirdi. Bu yöne gitmemesi: düşündüğü ihtimaller algorithma'nın kaldırabileceğinden çok daha fazla.
İm'ler ('Sola sapmak yasak') ve simgeler de soyutlama. Simgeler hakkında, yukarıda toplumda soyutlamalar için söylediklerimizi tekrarlayabiliriz. Cansever yalnız 'dördüncü düzeyde' simge çeşidi soyutlama kullanıyor.
Mimar Sinan çıraklık... ustalıktan bahsetmiş. Bir de ayrıca eserleri üzerinde analytik yorumlamaları bulunsa idi tarihte benzersiz olurdu. 0 dönemde soyut kavramlara gerek duyulmuyor olsa. Belki bu durum daha yoğun algılara yol açıyor. Ayrıca, önceki fikir geliştirme ne kadar birikimli olursa olsun 'doğum' anındaki trauma sonradan tümü ile hatırlanmayabilir.
Cansever'in kendi yapıları üstünde hazırlıkta ve/veya inşaat bitiminden sonra analytik notları var mı soracaktım unuttum. Bunlardan üçü daha ilginç: Tarih Kurumu, Karatepe saçakları, Torba Demir. Çok kesin tasarım ve diğer kuralları olan bir mimar için bu üçlünün çeşitliliği çarpıcı. Mimari dil değişimi. İnançlardan çok,ad hoc. Tarih Kurumu keskin hatlı, 'ince' doğramalı bir mücevher kutusu, sokak/cephe unsurları içeriye 'avlu'ya' alınmış. Karatepe en aza indirgenmiş basitlik, koruma ve esinti. Demir'in malzemesi değişik, taşra, planlanmış bir planlanmamış etkili ev/bahçe düzeni.Ayrıca, çoğu Çin resmini (pek kaba hesap) üstüste konmuş perdeler, Correa'nın bahsini ettiğim konutlarını derinliksiz derinlik diye nitelersek, Demir'in bazı bölümleri parça parça perdeler veren algılamalar sayılabilir.
Her üç yapıt ön tasarımdan "çok evvel" kavram bileşimleri denendiği izlenimi veriyor. Başka mimarlar, eğitimleri ve alışkanlıkları gereği ilk kavram ve tasarlara çok daha kısıtlı şekilde başlıyorlar.
Felsefi ve analytik bir tasarımcı, 'doğumdan' sonra kendi eserini içeriden (planlama ve tasarım) ve de dışarıdan (başkasının yapıtı imiş gibi) inceleyebilir.
Gene, kesin inançları olan Cansever başka mimarları nasıl değerlendirirdi? 1920'lerin kodamanlarına değer vermeye çok çalışmıştı, veya vermişti; bu ilgisi sürdü mü bilmiyorum. B.Fuller'in Dymaxion'u benzeri gelişmelere de ilgisi vardı. Ama, malûm akımlardan birine ben post-kapmak, post-nişin efendiler derken .. onun post-ne dediğini unuttum?
Dört beş Skandinav ve dört beş Türk mimarına saygısı vardı (daha çok ise bilemeyeceğim). Bu beğeniler kendi inançlarına yakın olanlar kadar bu inançları beslemeyen tasarımcılara da 'mimarca' baktığını gösteriyor.
Mimar Sinan'ın kitapta açıklanan usul ve kuralları, Turgut Cansever' inkiler geçmiş gitmiş midir? İyimser bir kişi olarak o usul ve kuralları canlı sayıyordu, belki de yalnız göle yoğurt çalmak kabilinden değil. Biz şunu belirtelim: bilhassa 1960'lar eski binalar yenilenemez çok pahalı olur gibi atılımcılara iş çıkarmak üzre söylemler ile dolu. Arada ne oldu? Yenileme ya hiç pahalı bulunmadı ya da yatırımcılar değer dediler, çoğu ülkede. (Bu sayede istanbul'un yüzü çok yerde inanılmaz derecede değişti).
Bahsini ettiğim kurallar, son 50-60 yıl içinde hemen her ülkede ne kadar çirkin veya moloz kentler ortaya çıkardığımızı düşünmesek dahi, her zaman çağdaşın da ötesinde tasarımlara müsaittir, kısıtlayıcı "dış" şartlar dışında. Cansever'den yalnız bir 'ülkü' aldığımda, bahçeli küçük evler (Türkiye 1950'ler anlamında değil, ve tasarımından daha geniş bir konu), bunlar ancak küçük kentlerde ve büyük şehir içi "ceplerde" yapılabilir (cep: şehrin içinde fakat hayhuyundan kopabilmiş; istanbul bir zamanlar ceplerle dolu idi, Boğaz köyleri, Adalar, Moda, Bebek, Cihangir, ....). Diğer taraftan iki seçenek aslında seçenek değil: Gökdelenler - anglo-saxon ülkelerde yoğun suç yerleri, şehir merkezlerinde cam hapishaneler; Fersah fersah uzanan düşük yoğunluklu varoşlar, sıkıcı, yorgun argın uyuma mahalleleri. Bunlara karşın, düşük yoğunluğa giden istanbul yarımadasını bir cep olarak alırsak, nasılsa yenilenecek, tarihi boyunca mezbeleleşmeye kaymış bu bölgede adım adım çağdaş'tan daha üstün şehir kurulabilir.
Şimdiki finans, "eğlence" ve reklâm çılgınlığını kaç kişi veya kaç milyar insan öyle tanımlıyor? ABD'ndeki 1920'ler çılgınlığı az çok 9 yıl sürmüştü. Büyük çöküşten sonra o ülke insanları duruldular, çılgınlıklar kalktı ciddiyetler geldi, devlet büyük çapta 'toplumcu' oldu. Bunalım 9 yıl sonra "bitti" (bazılarına göre bunalım 12 yıl sürmüş, ülke ancak 1941'de savaşa girdikten sonra canlanmıştır). Bu yazı yazıldığı sıralarda şimdiki bunalımdan bir veya iki senede çıkılacağı söylemi yaygınlaştı. Bendeniz 10 sene sürmesini bekliyorum. İki yıldır bunalım sürerken çılgınlıklar artmakta. On yıl sürerse belki akıllanmalar olur, mimarlık ve şehirciliğe ciddi etkileri ile. Şimdiki cafcaf ve reklamâ rağmen yapılarımız sefer tası (üstüste bindirilen aluminium yemek kapları: istanbul'da, 1930'lar, yeni apartmanlara yakıştırılan terim) ve kutu'dan (F.Ll. Wright: mimarlığın işi "kutuyu parçalamaktır") ibaret.
Resimler (Emine Öğün ve Mehmet Öğün) : bir yakınıma "senin resimlerinin çerçevesini ve havasını konular tayin ediyor, her biri başka" demiştim. Sinan kitabında ise 400'ü aşkın resmin her birinde aynı tutum, sektirmeden, aynı 'papazca' disiplin. Böyle bir disipline pek rastlanmaz. Resimler kendi başlarına çok şey anlatıyor. Turgut'un bu üstün çekimlerde payı olduğunu öğrendim.
Yabancı dile çevrildiğinde tek terimi alt cümleler şeklinde vermek daha iyi sonuç sağlayabilir. Türkçesi öğrenci ve meraklıların gezilerde kullanabileceği cep kitapları olarak da basılsa, resimler küçültülerek ve/veya katlanabilir şekilde.
28 Temmuz 2009
www.hayranhayvan.com Aydın Germen ve Ahmet Turhan Altıner tarafından yayınlanmakta. Last Update 08-01-2012