Oğlum beş yaşında, Ankara'dan Antalya'ya gidiyoruz ve belki yolda karayolu levhaları ile azalan basketbol sayıları oynayacağız, - Eskişehir 68 Seyitgazi 25 gibi. Polatlı 20'de, bu yoldaki ilk kasabamız olacak diyorum. Uzun suskunluk. Sağımdaki bilgisüzerin çalıştığını nerede ise duyar gibiyim. Sonunda, "baba Polatlı'da da türkçe mi konuşulur?". Türkçeden başka dil ve düşünce varsaymak mümkünmüş demek. Bir çocuk kendiliğinden veya bir yol yordam gösteren vasıtası ile yetişme şartları dışında çerçevelere uyanmadı ise, yaşam boyu görgü anlayış veya algı köreliyor. Algı "bile" dogma'nınve imprintinsultası altında. İberia yarımadasındaki ahali kendi dillerini şöyle veya böyle konuştuğunuza kanaat getirirlerse bir yaylım ateşi* başlıyor ki, Hegel veya Husserl kadar anlam-dışı ve Habermas kadar boş lâf (o iki dildeki palabra/palavra ancak normal söz demek). Kendilerinin veya kiliseninkiler dışında herhangi bir düşünce kipi karşısında aşırı şaşıranlar büyük çoğunlukta. Kuzey Amerika'da ise, dünyanın merkezi Akşehir olmasına (Nasreddin Hoca) rağmen, Boston'lular yüzyıllarca kentlerini evrenin odağı saymişlar, -bununla dalga gegen 5-6 haritada dunyanin dörtte üçü, Ankara örneğinden gidecek olursak, Boston'dan Solfasol köyü veya Mürted gibi mesafelerde, kenarlarda ise New York, Paris ve Asya ufak noktalar. Adı geçen ülkelerin kendilerine odaklaşmaları bunlardan ibaret değil tabiî. Her iki durumda, gezerek olsun olmasın görgü genişletmek, dar kalıplardan çıkmak zor iş. Ethologie'denimprint (ing.) kavramını alıyorum, veacababirazkendimegöreeviriyormuyum? İlgilideneydeyumurtadanyeni çıkmış civcivlerin önüneyürürbirplastik ördekkonuyorvecivcivlerbunuanaları belliyorlar. Boylece"silinmez", tiefdruck, derinbirbaskı alıyorlar. İnsandabirimprint'leryumagitabiî, vardakostadaolsa, mollaveya "bilimci" deolsa. İmprint'sizinsanbulmakiçinSinop'luDiogenesgibigündüzfenerinialıpdünyayı dolaşmakgerek. Herhangibirkişiiçinolçü nekadarının dogmanekadarınındeneyime açık... hesabı olsagerek. İncelmiş, dikkatlivesaygılı birgörgünün önündekienciddîengellerededildegenegörgü deniliyor. PortekizveTürkiyedünyadamachobirinciliğine yarışıyorlar. Benzerliklerdışında, oülkede 'yüksek' sınıftavırları takınmak, suskunluklarvenadanlıklar, Türkiye'deyeniçerilik, baldırıçıplaklık, "senyoksun", yersizkonuşma, görmemişlikvesaldırganlık. Böyle ülkelerdemaçakızları dabol, şirretvecadaloz. Maço'larhemenherzamanbaşkabirininmaşasıveaşağılıkduygusuaçısındanzengin. Yakındantanıdığımızbazı ülkelerdeheryılmilyarlarcabirimaşağılıkduygusuhavalardadolaşıyor. Bunakarşılık Portekiz'deiliştiğimherişi çeviren, veiyi çeviren, çelimsiz, çokgenç veherhaldefakirailelerdengelenkızlaroldu. Onlara çalışmaimkânı verilmesiancakbirkaç yıldanberi, ve1998'de "YüzyılınSonPanayırı" sayesindeolmuşturdiyedüşünmüştüm. Herhangi bir ufak teşekkür, hal hatır veya nerelisin diye sormak üzerine gözlerinin içi parlıyordu, güzel bir tebessüm ile birlikte: herhalde ne yerli ne yabancı kimseden böyle muamele görmüyorlardı. Bukızlarbeniiki şeyeuyandırdı: bir, Istanbul'dabileişiniiyiyapan, sevimli, sıcakvedürüstbirçoktanıdığımvardı, iki, galibayeni, serbestvehoş genç kadın ırası geliyorve çoğalıyordu. BuikincisiertesiseneOkyanusyaveGüneydoğuAsya'yadasarktı, oralarınyumuşakiklimlerinedeuygunolarak. Obölgelerdeeco- tourismvedikkatligezginlerdeiyiceyayılmış. Bunlarnasılkaygısızveaptal, köftehorgringo* vetersa* tourismileyarışacaklarsa, yumuşakvegörgülü kişilerdesallan-yuvarlanakımları vebirilerininkendilerineyularakmasınateşneinsanlarlayarışacaklar. Sonuç ortada. Görgüyeenbüyükbirengeleskidenkalmayabancı düşmanlıkları vegünlükdavranış dogma'ları. Düşüncetarihindedeapriori'lerekarşı insandeneyimininvurgulanması halâazınlıksavaşında. Okumuşlukengellerigidermektençokuzak. Sakallı Celâl'indeyimiyle "bukadarcehaletancakokumaklaolur" veyadahaeskizamanlarda, eğerAristotelesaslanbetim-lemesindeyeledenbahsetmemişseyelelibirhayvangördüğünüzdeöyleisebuaslandeğildiyeceksiniz. Ama şimdi, bütün bunların ötesinde birşey var. Bir Lisbon yazımda "Adlandırmada Etkili Ülkeler" terimini kullanmiştım. Bu eski (ve yeni) sömürgeci ülkeler halâ eski berbat tourism' lerini sürdürmekte oldukları gibi, ki bunlar ülkelerin ve yaşayış tarzlarının, çeşnilerin üzerinden silindir gibi, meşeseli* gibi geçiyorlar, politika için olsun ticaret ve mal satışı için olsun, gerekli safsataları destekleyecek terimlerden her sene yüzlerce icat ediyorlar. Herkesin konuşması bu terimlerle, bu boyunduruğu gören kaç kişi var bilmiyorum. Bu çerçevede gezerek görgü edinilemez. Bunların arasında taş devrinde bile olduğu düşünülemeyecek, ve durup dururken, kişi yüceltmeleri de var, hele bazı ülkelerde, sırf ortalıkta dolasıyor diye bazıları icin kerizması var yerine karizması var deniliyor.
AOTEAROA / UZUN BEYAZ BULUTLAR ÜLKESi * - ve öteleri Gezerek görgü içinde algı, değerlendirmeler ve tartmalar, iyi niyet, ihtiyat, ve öğrendiklerim-yeterli-değil tutumu yatıyor, ayrıca çeşidi dağlar, yapılar ve davranışlara göre değişiyor. Görgünün tümü kurallarda değil ayrıntılarda. Diziler, çağrışmlar, uzaktan kıyaslamalar, bilinç-altı kayıtlar. Ucuzlatılmış şeyleri itelemeden değerli birşey öğrenmek mümkün değil. Rastlantı başta geliyor, aksi takdirde gezi ödev, görev ve hazırlop reçeteler mertebesine düşebilir. Rastlantı, düşüncenin havalanışı ve bilhassa coşku ile bir araya gelince algı ve görgünün ötesinde şeyler oluşuyor. Bileşenleri yalnız bir tek defa bir araya gelen olgulara hapax demeyi 1970'lerde öğrenmiştim (bu terim felsefe sözlükleri ve büyük sözlük-lerin çoğunda yok). Eidos/eidetik çok derin iz bırakan tek olgulara işaret ediyor. Córdoba'dan, Bariloche, Berlin Tiergarten, Dekkan'da Badami köyünden, Tárifa'dan ve Anadolu'dan cok güzel hapax ve eidos örneklerine bu yazıda yer yok. Bu liste içinde bu bölüme ad vermiş olan Rotorua da var. Başlığı ise yerinde bırakıyorum. Yerine, belki de bazı "öte" unsurlar içeren günlük algılar. Sabah'ta (Kuzey Borneo/Malaysia) geceyi 1700 metrede geçirdim, bu Kinabalu yüksekliğinin üçte birinden biraz fazla. Dağları çok seven biri olarak Kinabalu belki en güzeli diye-bilirim. Seherde minibüs geldi. İki rehber ve ben unutulmayacak ve çok genç Yeni Zelanda çamlarınınmeled'i, salıntısı yanından geçiyoruz. Dağ başını ak duman almış. Dereler gümüş. Yöredeki üç kabileyi konuşuyoruz, hepsi de 'kafa avcısı' mı hatırlamıyorum. Birbirlerinin dilini anlamazlarmış (daha doğuda uzakta, Türkiye büyüklüğündeki Papua'lar adasında 900 kadar ayrı dil var). "iyi izledimse kafa avcılığı otuz yıl kadar evvel tavsadı veya bitti" diyorum. "Belki öyle belki değil". "Ne gibi?". "Meselâ bir kızla evlenmek isteyen bir genç müstakbel bir kayınvalideye hediye olarak bir kuru kafa götürebilir". Böyle işler, yüzyıllardır kendileri bir türlü uygarlaşamadıkları halde dünyanın dört bir bucağına uygarlık götüren angloların yasalarına aykırı. Sonunda, "bütün bunlan hem açıkça hem de biraz üzülerek anlattınız, Amerika'da veya benim ülkemde nasıl kafa avcılığı yapıldığını (meselâ meslek hayatmda) bilseniz utanmazsınız" diyorum, en aşağısından nezaket icabı olarak. Huahine'de (Polynesia) gün boyu adanın etrafında, dış mercan kayalıklarının içindeki gölde dolaşacağız, motor'lu bir pirogue'la. Öğle yemeğimizi biraz zayıflaması gereken adalı bir genç kadın hazırlıyor. Yemekten sonra yarım saat istirahat veriliyor. İlelebed orada kalabilirmişim gibi mercan kumlarının üzerine uzanıyorum, program ve zaman düşünmeden aklım çok ötelerde dolaşıyor, sanki saatler geçmiş gibi. Bu gezinin baş amaçlarından biri bu idi, ve bazan yarım saat bazan üç gün, başarıldı. Yemekler sepet içine döşenmiş tropik yapraklar uzerinde verilmişti, bu arada pandanus'un zambaklara benzer kılıç gibi yaprağı. Genç kadın arkamdaki sirada oturmuştu hep. Yarım saat sonra işaret verildiğinde zıp diye kalkıp tekneye, ve oturuyorum. Biraz sonra sırtımda tüy gibi birşey dolaşıyor. Dönüp bakmıyorum. Mercan kumu çok yapışkan ve uzun süre kurumuyor, tahmin ediyorum ki pandanus yaprağı ile arkamdaki kumlar temizleniyor, bana haber vermeden ve izin almadan, yarım saat sabırla. Sonunda utangaç bir gülümseme. Arkama dönse idim sihir bozulmuş olurdu. O gün akşam üstü bir başka çesit tourism'le, köpek balıklarına çekilen ziyafeti daha büyük bir tekneden seyretmekle bitti, meraklıları için. Bu yazıyı yukarıdakilere benzer pek çok olgu ile vermek istemiştim, ama bu kadar uzunluk bile ancak dergiden sağladığım bir nezaket. Okyanus'da öğrendiklerim, gözlem-lerim ve iki diğer kita ile beraber on ülkede altı aylık yaşamım benim için 59 ülke arasinda en değerlileri. Uzun beyaz bulutlar Yeni Zelanda'dan başka yerlerde de var. Mercan kayaları sınrı içinde kalan göllerle deniz beyaz ve yeşilden mavilere kadar daima 6-7 renk veriyor, gün zarfında bulutlarla beraber 25-30 ton. Lifu adasında "Melanesia'lıların" fransızcası Paris ve civarından gelenlere kıyasla daha güzel. "Yağmur Ormanları" eskiden cengel denilenler midir? Bu soruyu meslekten kişiler bile cevaplandıramadı. Buna karşılık oralarda en iyi arkadaşlarım ve en görgülü insanlar, bu sefer, ingiliz çiftlerdi. Elli yildir süren öbür tourism'inise her $ 10,000 karşılığında kaç millilitre veya nanolitre görgü getirdiğini merak ederim. *Yaylım ateşi enmitrallada mı idi? Gringo, Lâtin Amerika'lılar için amerikanlar. Tersa, farsçada isevî'ler, Hristiyan'lar. Meşeseli, bozbulanık, dizboyu, birden gelen, alıp götürücü sel. Aotearoa, maori/maohi dilinde Yeni Zelanda.
www.hayranhayvan.com Aydın Germen ve Ahmet Turhan Altıner tarafından yayınlanmakta. Last Update 08-01-2012