Hayran hayvan

 

Ana Sayfa

AYDIN GERMEN

Trullo'lar

Yöre Mimarisi

Aydın Havası

Mimar Sinan hk.

Hayranlık

Çöküş

Şehirciler ve Plancılar

Nezih Eldem

Seçim

Bu filmi kaçırma

Gazi M. Kemal

Bir Polatlı Yaklaşımı

AHMET T. ALTINER

DÖNERHANE-I LAKLAKAN

“SOS”yete

Testus Ekobiyolorganikus

Orada bir ada var...

mahallenin renkleri

Tarzanlar

Lezzet zevzekleri

MAY projesi

TESTUS

Temel Deprem

Laik-i dünya

YAYINLAR

*SBF ( Ankara Üniversitesi ) İskân ve Şehircilik Enstitüsü Tebliğ, 1958

Şehirciler ve Planlar*                                      
Aydın Germen

[ AÇIKLAMA: 

Yazının ilk yarısı, bugüne kadar gelen çarpık şehirleşmenin çoğu kaynağını ve ancak son yıllarda değişen ( Şehir Plancıları Odası) alışkanlıkları belirtirken (ki yazı o zamanların -  1958 - havasını eleştirisi ile veren tek belge olabilir), son yarısı Türkiye’ de bugün çözülmesi gereken sorunlar kadar, dünyada da yeterli seviyeye erişmemiş birçok uygulamaya işaret etmektedir.

Yazıda eleştirilen anlayışlar yarım yüzyıl kadar hüküm sürdü. Elimizdeki şehirler hemen tamamen bu anlayışların ürünüdür. O mantıkların önemli bir bölümü şu anda da geçerli.

Ülke çok uzun bir süre, bir meslek olarak halka takdim edilen bir cehaletin altında kalmıştır. İdare çevreleri ve halk da o mantıklara alıştırılmış.

Gecekondular “plansız” olduğuna nisbetle,  çok ilkel harita çizimleri  “plan” diye makbul sayılmıştır ve plan kavramı çarpıtılmıştır. Bu anlayış hâlâ pek çok çevrede egemendir.

Bu yazıda söylenenlerin bir bölümü bugün Şehir Plancıları Odası için olağan olabilir, fakat onyıllarca  “meslek çevreleri” onlara direndi. Bunu belirtmek üzere yayınlıyorum yazıyı.  Yazıda 1950’ ler deki şehirleşme sorunlarının farkları da görülüyor.

O vakit kullanılan Arapça/Osmanlıcaların ve çirkin Batı terimlerinin pek azını değiştirdim. Ayrıca, bugün kullandığımız daha “Öz” Türkçe terimler o sırada geliş(tiril)miş değildi. Yazının dili belki zamanın havasını da vermiş oluyor.]


        Memleketimizde şehircilik diğer birçok yerlere kıyasen bazı erken gelişmeler göstermiştir. Bunların başında 1933 senesinde vazedilen Yapı ve Yollar Kanunu ile belediyelerin imar planı yaptırmak mecburiyeti gelmektedir. Böylece Türkiye’ de mevcut imar planları kıyasen hatırı sayılır bir yekun tutmaktadır.

        Buna karşılık, diğer faaliyet sahalarında olduğu gibi, bu yaptıklarımız ancak boş ve inanmadığımız bir kalıp haline girmiştir.  Ayrıca imar planları ile memlekette mevcut şehir düzeni bir taraftan altüst edilmiş, diğer taraftan Türk hayatına girecek olan yeni unsurlar nazarı dikkate alınamamıştır. Mevzua oldukça erken giren Türkiye, böylece hâlâ geri plandaki meselelerle uğraşmaktadır. Bu halin sebepleri pek sathî bir şekilde incelenmiştir. Meselâ, imar planlarının ancak bazı amme hizmeti tesisleri için hazırlatıldığı, bunların yalnız resmi odaların duvarlarını süslediği, imar planlarının “tesadüfen yazı masalarının çekmece altlarından çıktığı takdirde bunun iyice bir hal” olduğu belirtilmiştir. Bunlar herkesin malumu olmuştur. Bu gibi bilgiler durumu tahlil etmekten çok uzaktır.

        Bu konuşmada, tahlil içine girmesi lâzım girift mevzulardan önemli iki tanesi üzerinde duracağım:  Şehircilikle meşgul meslek adamları ve şehircilik anlayışına tesir eden mevzuat. Geçen sene ön safa gelen bölge planlaması mevzuundan sonra, bu sene de şehir plancılığı mesleği zihinleri meşgul etmektedir. Bu konferanslar haftası içinde de Mimarlar ve İnşaat Mühendisleri Odaları mümessillerinin şehirciliği bir ihtisas mevzuu olarak belirtmeleri bu yeni fikrin kabul edilmekte olduğunu göstermektedir. Yeni imar kanununun da ancak geçen sene yürürlüğe girmiş olması, ikinci hususu da günün mevzuları arasında muhafaza etmektedir.

        Türkiye bu yüzyıla kadar ne gibi bir şehircilik ananesi ile gelmiştir? Tarihin bazı en eski kasabaları Anadolu’ da bulunmuştur. Şehir hayatının birçok hususiyetleri ilk olarak Anadolu toprakları üstünde belirmiştir.

        Troia tarihi çok gerilere gitmekte ve umumiyetle Ege şehirleri kültür felsefe ve ilmin gelişmesinde ön planda bulunmaktadırlar. Hitit merkezleri,  Anadolu’ da imparatorluk kuranların ve muhtelif “tavaifi mülûk” devirlerinin şehirleri zamanın şartlarına ve muhite uymakta önderlik etmişlerdir. Şehirler ananeyi devam ettirdikleri kadar yeni esaslar da vazetmişler ve birbirlerinden bünye itibariyle ayrılmışlardır.

        Ion, Helen ve Helenistik devirlerinin  şehirleri mekan tertibi bakımından benzerlikler arzetmekte ise de, bu şekilde çevrenin şartlarına beraberce uymakta ve belirli prensipleri ortaya koymaktadırlar. Bergama’ nın Efes’ in, Milet’ in Halikarnas’ ın ve diğerlerinin öncülüklerinde şehircilik prensiplerinin büyük çapta rol oynamış olması gerekir. Oniki şehirler federasyonu,  Karia ve Ionia şehirlerinde bütün bir felsefe ve ilim sisteminin temelleri atılmış, sonraki devirlerde İznik ve İzmit’ te Hıristiyanlığın esasları ayıklanmıştır.  Tarsus gibi güney sahili, Ege havzası şehirlerinde, Alaşehir gibi, aynı din ilk gelişmelerini göstermiştir. İzmir, tarihin devamlı olarak en uzun iskân edilen beldelerinden biri olmuş, Istanbul tarihin en göze çarpar ve en devamlı büyük şehri olarak kalmıştır.

        Bu ananeleri alıp, yenilerini tesis eden Selçuk ve Osmanlı şehirlerinin kuvvetli hususiyetlerini tesbit için bilgimiz kâfi olmamakla beraber, bunların ondokuzuncu yüzyıla kadar gelen misalleri kesin bir yerleşme felsefesi göstermektedir ve bu felsefe memleket hudutları dışında çok yerde derin izler bırakmıştır. Mevcut Anadolu köylerinin de yerleşme usullerinin muhtelif bölgelerde hangi tarihi devirlere dayandığını kestirmek güç olmakla beraber, bugünkü mevcudumuz Türkiye’ de şehircinin ders alacağı başlıca kaynağı teşkil etmektedir.

        Anadolu yerleşmelerinin tafsilatına burada girilemez, yalnız bütün bu yerleşme tipleri kayda değer. Yerleşme şekilleri, hayat anlayışı ile karşılıklı güdücü rol oynamış ve bu yerleşmelerin hiçbiri bugünkü Ankara, İstanbul, Cihanbeyli, Denizli, Adana, vesaire gibi göz tırmalayıcı olmamıştır. Türkiye’ de kültür şaşkınlığı ortaya çıkmış, plastik sanatlarda aşkın bir zevk düşüklüğü gelişmiş ve yeni gayelerimizin ne gibi şeyler gerektireceği veya getireceği tahmin dahi edilememiştir. Bugün bu devreden çıkmış bulunmuyoruz. Şehircilik mevzuunda bunun üstüne yanlış meslek seçimi ve yanlış kanun va’azını eklersek vaziyetin ciddiyeti belirir.

        Türkiye ve Avrupa memleketlerinde muasır şehirciliğin gelişmesi benzer ve benzemez hususlar göstermektedir. Her iki yerde ananeler terkedilmiş ve her iki yerde şehircilik idaresi ve mesleğinin gelişmesi benzer safhalardan geçmiştir. Buna mukabil, Avrupa memleketlerinde sanayi devrimi ile değişen yerleşme prensipleri, Türkiye’ de kültür ve mevzuat devrimleri ile alakalı olarak gelişmiştir. Türkiye’ de şaşkınlık doğuran ve şehirciliği ciddiyetten uzak tutan başlıca sebeplerden biri de bu olsa gerekir. Sanayi devriminin doğurduğu ihtiyaçları batı şehirciliği kısmen karşılamaya çalışmış ve geniş çapta prensipler geliştirip yeni bir meslek ihdas etmiştir. Buna mukabil Türk şehirciliği bilinen bir ihtiyaca karşılık olarak doğmamış ve böylece kuvvetini mevcut yerleşme formlarına tecavüze sarfetmiştir. Bu arada arkada beklemekte olan sanayi gelişmesi ile alakalı hiçbir ön tedbir alınamamış ve bugüne kadar, bu tedbirleri almak üzere çalışabilecek bir meslek zümresi yetiştirilmemiştir.
  
        Batı şehirciliğinin son yüz kadar yıl içinde gelişmesini üç safhaya ayırabiliriz:
        1. Sanayileşen memleketlerde şehir teşekküllerinin içtimai ve iktisadi kritikleri,

        2. Kritiklerden doğan gayelerin haritalar üstünde plan şeklinde ifadesi lüzumunun anlaşılması ve  dolayısı ile meşgalenin çizimle meşgul mesleklere devredilmesi (sırasile inşaat mühendisliği ve mimari olan bu meslekler şehirlerin planlanması ile olmasa dahi inşası ile meşgul olduklarından bu devir hareketinin dar bir mantık silsilesi takip ettiği iddia edilebilir.)

        3. Şehirciliğin başlıca, geniş çapta koordinasyon, içtimai etüdler ve hususi metodlar icap ettirdiğini anlaşılması ile muhtelif meslekleri bir gayeye yöneltebilecek ve lisanlarını anlayacak, araştırmalar yapacak ve bunları çizgilerle plan üstünde ifade edebilecek yeni bir mesleğin geliştirilmesi.

        Türkiye’ deki safhaların başında ondokuzuncu yüzyılın Ebniye Kanunu gelmektedir. Bu kanunun bize bıraktığı başlıca miras yol ve istikamet planları mefhumlarıdır. Bu mefhumlar zamanımıza kadar sebepsiz bir düzlük ve ihtiyaçlarla ayarlanmayan ortahalli bir genişlik merakı bırakmıştır. Tarihte, Batıda ve bugün, birçok yerlerde, aşırı bir düz yol merakının mevcut olmadığı  iddia edilemez. Bu merak bize mahsus değildir. Batı şehirciliğinde de düz yolun bir güzellik veya taşıt kaidesi olmadığı yeni yeni ve kısmen anlaşılmıştır. Dolayısı ile Ebniye Kanunu tatbikatının bıraktığı, Yapı ve Yollar Kanunu tatbikatının kuvvetlendirdiği düz yol ananesi yalnız başına büyük bir tehlike olmuştur ve bu memleketimize mahsustur denemez.

        Büyük mahzur teşkil eden cihet, batı memleketlerinde alınan şehircilik tedbirlerinin düz yollarda kalmadığı halde ve geniş bir şehircilik felsefesinin yavaş bir şekilde gelişmesine kıyasla, memleketimizde bugüne kadar bu ilk safhanın aşılamamış olması ve ana planlama prensiplerinden hiçbirinin tatbik görmemesidir. Şehir planlarında bir sürü hesapsız yol çizilmekte, buna mukabil şehirde tabii temayüllerin ne olabileceğine dair hiçbir hesap yapılmamakta, bünyedeki gelişmeye istikamet verilememekte, inşaat kontrol altına alınamamakta ve şehirlerin mevcut bünyeleri bozulmaktadır.

        Yeni kurulacak Ankara için 1927 senesinde düşünülmüş olan müsabakayı Türkiye’ de bundan sonraki safhayı açmış olarak kabul edebiliriz. Bu safha Yapı ve Yollar Kanununun yürürlüğe girmesi ile bağlanmıştır. Bu kanun müteakip yıllarda birkaç defa tadil edilmiş, ayrıca yeni esaslara hazırlanmak üzere kongreler yapılmıştır.

        Bu kanunun meriyette iken, 1947 – 1955  yılları arasında büyüme ve şehirleşme krizleri devri olarak adlandırabileceğimiz bir safhada Yapı ve Yollar Kanunu büsbütün işe yaramaz hale gelmiştir. Kongreler  ve bu devre kanunun ilgasında rol oynamakla beraber, yeni kanun eskisinin tesirlerinden kurtulamamış ve bu arada Türkiye’ de hâlâ büyüme krizleri meselesi anlaşılamamıştır.

        Bundan sonra 1956 ve 1957 yıllarında üç mühim gelişme Türk şehirciliğini yeni istikametlere sürüklemiştir. İmar Kanunu 1956 yazında kabul edilmiş, en büyük şehrimizde geniş çapta imar yatırımlarına başlanmış ve 1957’ de İmar ve İskan Vekaleti ihdas edilmiştir. Bunların sırası ile manaları şunlardır: Yapı ve Yollar Kanununun şehirciliğin baş kaidesi olmadığı hiç olmazsa şeklen kabul edilmiş, şehircilik tatbikatı çok dar yatırım çerçevesinden  sıyrılmış ve şehir ve bölge planlaması, iskan ve mesken işleri başka faaliyetlere tali değil, kendi önemlerini haiz olarak ortaya çıkmışlardır. Bu yeni gelişmeler kendi başlarına kafi olmayıp faydalı yönlere sevkedilmeleri icap eder. Mesela, Türk şehirciliği büyük yatırımlar devresine tamamı ile hazırlıksız ve meslek bakımından ehliyetsiz olarak girmiştir.

        Bugüne kadar, Türkiye bazı diğer memleketlerdeki safhaları da hemen aynen geçmiş bulunuyor. İlk görevin Dâhiliye Vekâletine verilmesi ile şehirciliğin başlıca idari bir mevzu olarak mütalaası, bu yolun çıkmaz olduğunun anlaşılması ile Nafıa’ da tali bir teknik hizmet haline girmesi, nihayet İmar ve İskân Vekâletinin kuruluşu ile şahsiyetini bulması. Yalnız; bu son safhanın değer kazanması için yanlış anlayış ve mevzuatın değiştirilmesi ve gerekli meslek adamlarının yetiştirilmesi icap eder.

        Türkiye’ de şehircilikle meşgul çevrelerin davranışlarına göre, mevcut güdüm zararsız bulunuyor zannedilebilir. Halbuki, bu çevrelerde dahi işlerin iyi olmadığında ittifak vardır, fakat bunu doğuran sebepler üstünde yoktur. Ayrıca mevcut gidişin iyi bulunmaması bunun yerine daha iyisini koyabileceğimiz manasına gelmez. En büyük mani bizzat “imar” anlayışıdır.
 
        Bugünkü imar anlayışımız ne şekilde teşekkül etmiştir? Bu anlayışın değişme ihtimalleri ne kadardır?  Bu durum karşısında Türk meslek adamı planlama mevzularını ele almağa ne dereceye kadar hazırdır?

        Bu mevzulara girmek için bugünkü yanlış tatbikatın bir listesini yapmak icap eder. Bu konuşmada böyle bir liste kısmen açıklanacaktır. Bu mevzua girmeden önce en önemli unsuru belirtmek icap eder: Yapı ve Yollar Kanunu ile tadilleri, ekleri ve tatbikatı şehircilik mesleğini “mühendisliğe”, meşgalesini ise mevzuat ve hukuka yöneltmiştir. Bu durum iyi bir schizophrenie misali olduğu gibi işlerin yürümemesi için alınabilecek başlıca tedbirdir.
 

Planlarımız

        Tasdikli imar planlarında görülen yollar inşaat ve trafik mühendisliği hesaplarına dayanmaz. Bu yollar ne topografya, ne mevcut ifrazlara ve ne de belirli bir gayeye göre çizilmiş değildir. Çizilmiş yolların bir kısmının inşası mümkün değildir, diğerleri pahalıya çıkacaktır veya inşası kullanış bakımından mahzurludur. Türk şehircisi bu mahzurlardan bir dereceye kadar ve ancak düz ovalara yayıldığı takdirde sakınabilmektedir. Kaldı ki şehirlerimizi imar planlarında görüldüğü ölçüde ovalara yaymak icap etmez.

        Yolların tertibinde acaba estetik mülahazalar var mıdır? Memleketimizde çizilen ve umumiyetle düz olan yollarda estetik mülahazalar bulanların bunu açıklamasını bekleriz.

        Şehirlerin başlıca trafik damarları imar planlarında vazıh olarak belirmemekte ve bunlara ağır trafik şartları sağlanmamaktadır. Bu yolların üstünde bir gün büyük miktarda taşıt faaliyetlerini görmek acı olacaktır.

        Yolların şehir hayatını rahatsız edici bir unsur oldukları anlaşılamamakta ve bunlar bol bol ve rasgele her yere yapıştırılmaktadır. Bundan başka, en hacimsiz ve dolayısı ile diğer şartlara göre en kolay yerleştirilebilecek ve bu şartlara uyması icap eden yollar başlıca unsur olarak ele alınmakta ve çok daha mühim unsurların bunlara tabi olması derpiş edilmektedir.

        Şehircilikle uğraşanların bu durumları karşısında karayolları çevrelerinin bu işlere daha fazla müdahalesi düşünülebilir. Yalnız görülüyor ki, kır yolları yapanlar şehir yollarında göz önünde tutulacak hususları pek bilmemektedir.

        Yollarda estetik ve trafik mülahazalarının birbirine karıştırılması bir kötü neticeye daha yer vermektedir. Trafik damarları ve düğümleri, ticaret ve yüksek vasıflı mesken şeritleri ile karıştırılmakta ve yan yana konulmaktadır.  Ana trafik yolları üstünde en kesif tesislerin yapılmasında ısrar edilmekte ve aynı davranış meydanlarda da gözükmektedir. Halbuki, bir şehrin motorlu trafiğini, yaya trafiği, yüksek binalar ve dükkanlarla üst üste atmamak icap eder. Bunların üst üste değil, yakın olması gerekir. Şunu unutmamak gerekir ki, trafik hacmi en yüksek seviyelere ulaştıkça yol etrafındaki tesislerin azaltılması ve en büyük damarlarda tamamen kaldırılması lazımdır. Motor trafiğini ayrıca “meydanlara” sürüklemek değil mümkün mertebe kaçırmak şarttır. Fakat öyle anlaşılıyor ki, Ulus, Dışkapı, Kızılay, Tandoğan, Taksim, Beyazıt, Sıhhiye gibi meydanlara modaları geçtiği bir devirde merak saran memleketimizde bu hakikat pek bol taşıta kavuştuğumuz takdirde anlaşılacaktır.

        Trafik tıkanıklığı hakkında Istanbul gazetelerinde muhtelif sebepler ileri sürüldüğü halde, bu tıkanıklığın ne kadar değişik cepheli tedbirlerle giderilebileceği bilinememektedir. Bilgisizliğin başı tıkanıklıkların yollarda değil, kavşaklarda olduğunun farkında olmamaktadır. Bu durum, büyük şehirlerimizde hem tıkanıklığın halline götürmemekte, hem de lüzumundan geniş bazı yollara gereğinden  fazla para harcatmaktadır. Küçük şehirlerde ise planlar bol bol kavşak ihtiva ettiğinden, zorluklar ileride şehir büyüdüğü ve taşıt sayısı arttığı vakit ortaya çıkacaktır.

        Planlarda yollardan başka, kesafet ve kat nizamları üstünde pek yanlış fikirler vardır. Türkiye’ de bina katı tahditlerinin hangi gayelere matuf olarak kullanıldığı hâlâ bilinememektedir. Kat tahditleri şehir bölgelerinin kesafetini ayarlamak, trafik doğuşunu kontrol etmek, bina civarında bazı sıhhi şartları sağlamak ve muayyen estetik gayeleri temin etmek için kullanılmalıdır. Fakat, acaba tahditler yukarıdaki maksatların hangisini sağlamıştır? Yapı ve Yollar Kanununun kabulünden beri teşekkül eden mahallelerin hiçbiri evvelce mevcut olanların seviyesine gelememiştir. Kat tahditlerimizin bölge kesafetlerini tayinle hiçbir alakası yoktur. Tesis edilen kat nizamları ise trafiği yanlış yerlerde büsbütün yüklemeğe yaramaktadır.

        Türkiye’ de yerleşen sokak genişliği /  bina yüksekliği orantısının bir iş görme veya güzellik veya sıhhat endişesinden mi ileri geldiği bilinemez. Bu orantı yukarıdaki fıkrada sayılan maksatların hiçbirini temin etmeyeceği gibi, çok zaman aleyhlerine çalışır. Sağlanacak faydaların başka şekillerde temini imkânı çoktur. Hâlâ terk edilemeyen bu orantıyı yerleştiren Yapı ve Yollar Kanunu bir zamanlar beş kat tahdidini de getirmişti. Bunun da estetik veya fonksiyon mülahazası olduğu bilinemez. Dünyada ancak birkaç şehirde ihtiyaç duyulan bu sistem bütün Türkiye’ ye teşmil edilmiştir. Bu tahdit hiçbir zaman çok çirkin binaların, siluetlerin ve kitlelerin meydana çıkmasına mani olamamış ve herhalde aksine teşvik etmiştir. Bu tahditin koyulması kısa bir müddet sonunda Türk şehirlerinde hissedilecek tazyikten tamamen habersiz olunduğunu göstermektedir. Tahdidin kaldırılması ise şimdilik daha iyi bir netice vermiş değildir. Beş kat nizamına göre teessüs etmiş büyük şehir planlarında şimdi rastgele yüksek inşaat hakkı tanınması da tasvip edilecek bir şey olamaz.

        Teferruatına kısaca temas edilemeyecek olan imar talimatnamelerimizde kat ve kitle tahditlerinde gabi bir estetik endişesinin mevcudiyeti sezilmektedir. Bu arada binalara kaldırım seviyesinden irtifa vermek gibi bir davranışın fonksiyon endişeleri ile alakası olmadığı aşikârdır. Burada bir nevi estetik mülahaza olup, buna da düz arazi estetiği diyebiliriz. Türkiye’ nin arızalı bir memleket olduğunu hatırlayalım. Yukarıdaki davranış imar talimatnamelerinin bu mevzudaki hükümlerin temsilcisi sayılabilir.

        Türk şehirciliğinde kat nizamının hesaplayamadığı ve kontrol altına alamadığı başka birşey de iktisadi tazyiklerdir. Hesap bulunmaması, gerekli planlamanın yapılmadığına delalettir ve arzu edilmeyen tazyiklerin durdurulmamasına da sebep olmaktadır. Tazyikler kontrol altına alınamadıkça mevzuatımızda kat tahdidinin yeri olabilir mi?

        Memleket sathında ve bilhassa büyük şehirlerimizde önünde durulamayan bir kaçak inşaat dalgası görüyoruz. Yeni İmar Kanununun sağlam hükümleri de bunu durdurmak için hiçbir şey yapamamıştır. Acaba, bütün bu karışıklığa lüzum var mıdır? Bir taraftan inşaatın büyük bir kısmını kaçak olmaya sürükleyen nizamlar, diğer taraftan ise kaçak inşaata göz yummaktan başka tutulacak yollar şüphesiz vardır. Alınacak bir tedbir, lüzumsuz bazı hükümlerden vazgeçmektir. Fakat bu meseleyi halletmez.

        Muhakkak ki spekülatif mahiyette birçok istekleri şehircinin tatmin etmesi beklenemez. Bu istekleri önlemek ise gayrimenkuller ile diğer yatırım sahaları arasında muayyen denklemler vücuda getirmek, belirli bir arsa ve mesken politikası takip etmekle olur. Bu mevzuların, bilhassa birincisinin, isminin dahi Türkiye’ de bilindiği katiyetle söylenemez. Yirmi beş senedir şehircilikle meşgul olanların bu mevzulardan haberleri olmaması veya umumi efkara bunları kabul ettirememiş olmalarının affedilecek tarafı yoktur. Durum böyle devam ettiği takdirde memleketimizde şehircilik faaliyetlerini tatil etmek en doğru iş olacaktır. Çünkü şimdiye kadar yapılmış planların ve bunların tatbikatının bir faydası olmadığı gibi, bu planlar şehirlerin istikbali için de hiç faydalı olmayacaklardır.

        Bu anlayışı geliştiren Yapı ve Yollar Kanununun bazı hususları tadile uğradı. Bu arada, bina adalarının dik açılarla tertip edilme mecburiyeti, her şehirde benzer kesafet standartları, bir iş için muhtelif ölçeklerde plan istenmesi, hesapların elli senelik yapılması ve nüfus tahminlerinin donmuş bir formüle göre hesaplanması, çıkmaz sokak yasağı gibi kaideler yürürlükten kaldırılmıştır. Bu yanlış prensiplerin değiştirilmesi için bu kadar uzun zaman beklemeğe lüzum yoktu.  Mesela, nüfus artışının donmuş formüllerle ölçülemeyeceği bilinmiyorsa dahi 1940 Nüfus Sayımı neticelerinden çıkartılabilirdi.

        Yapı ve Yollar Kanunu katı planlar ve sık sık tadiller sistemini de memlekete yerleştirmiştir. Bu sistemi ne zamana kadar değiştirebileceğimizi bilmeyiz. Yerleşmesinde şahsiyetlerin de rolü olmuştur. Katı davranışlara iyi bir misal nüfus tahminleridir. Mesela Istanbul için yapılmış hesaplarda, bu şehrin nüfusu 800,000 civarında iken, hiçbir zaman bir milyonu geçmeyeceği ve mevcut miktarda kalmasının en doğru olacağı katiyetle ifade edilmişti. Istanbul’ da bu her iki düşünceyi destekleyecek hiçbir sebep yoktur. Nitekim şehrin nüfusu hesapların yapılmasından birkaç sene sonra milyonu geçmiş ve orada durmamıştır. Bunun neticesi, bütün hesapların yanlış çıkması, az için yapılmış bir sistemin çoğa uydurulamaması, katı sistemin bütün taraflarından çatlaklar vermesi, yeni gelişmeler karşısında şaşkınlık ve tedbirsizlik ve bu gelişmelerin tamamen kontrol dışı kalması olmuştur. Halbuki, birçok ihtimalleri, bilhassa en muhtemel şartları nazarı itibara almış bir plan güdücü bir rol oynayabilirdi.

        Yanlış nüfus tahminleri, Ankara’ yı da ters istikametlere sürüklemiş ve bundan sonra da sürüklemekte devam edecektir. Düşük tahminler şehir planında fazla alçak kesafetli mahallelerin teşekkülüne sebep olmuş ve bunlar  gelişen Ankara’ da şekil değiştirmek mecburiyetinde kalmışlardır. Halbuki bu sistemin önemli unsurları değiştirilemez: mesela yol şebekesi, kavşaklar, bina adaları, ifrazlar v.s.  Değiştirilebilmesinin de kaça mal olacağını bugünkü şartlar altında hesaplamağa dahi gidilemez. Halbuki Türk şehirleri, on dokuzuncu yüzyıldaki batı şehirlerinin aksine, yirminci asır şartlarının ne olacağını öğrendiğimiz bir zamanda gelişmektedir. Şimdi, yanlışların bugünkü ve yarınki devamını takip edelim. Sıhhiye ve Ulus civarında yeni ve kesif merkezler yaratmak ihtiyacı hissedilmiştir. Yüksek binalar iki- üç katlı mekânlar için hazırlanmış bir arazi ve yol sisteminin üstüne oturmağa başlamışlardır. Bunlar için de bugün, mesela otoparklar düşünülmemektedir. Hiç şüphe yoktur ki otopark temini, imkânlar ortadan kalktıktan sonra düşünülecektir.
 
        Böylece, Ulus ve Sıhhiye civarının kendi trafikleri içinde boğulacağını bugünden katiyetle ve rahatlıkla iddia edebiliriz. Çankaya ve Kavaklıdere bölgesinin de şehir merkezi olmadığı halde geniş çapta yüksek kesafet bölgesi haline girdiğini görüyoruz. Bu şekilde, az kesif ve yeşil bir yerde oturacaklarını düşünerek evvelce buraya yatırım yapmış olanların da aldatılmış olduklarını görüyoruz.
 
        Bahsedilen bölgelerin hepsi de 200,000 nüfus için hesaplanmış Atatürk Bulvarı üstünde oturmaktadır. Bulvarın bugün birkaç metre genişletilmiş olması, Ankara’ ya başka ana yollar temin edilmedikçe hiçbir işe yaramayacaktır. Bugün diğer ana yolların temin edilmesi ile de meşgul olunmamakta ve bu yolların kurulabileceği yerler dolmaktadır. Bu hesapsızlıklar, kesin plan- sık tadil sistemi ile beraber yürütülünce neticenin ne olacağı tahmin edilebilir. Mesela, bazı mahallelere senelerce katı olarak iki kat tahdidi, sonraları gene katı olarak daha yüksek kesafet verilmiştir. Her iki safhada da planların altında meslek adamı imzası olduğu gibi, tasdik de edilmiş ve bunlara plan denmiştir. Bu gibi yerler arasında yeni kesafetten dolayı kanalizasyon sistemi işlemez hale gelmiş olanı da Türkiye’ de mevcuttur.

        Yapı ve Yollar Kanununda daha birçok, ve mevcut planlarda da sayısız prensip hataları bulmak mümkündür. Bunlardan daha ziyade tatbikat ile alakalı olan bazı diğerlerini inceleyelim.


Tatbikat Davaları
 
        Tatbikat davaları arasında başlıca, şehirci azlığı olduğu gibi, şehirci olmayıp bu faaliyette bulunanların sayısındaki azlık vardır. Mevzuatın imkânlara uydurulamaması, planlarda tatbik imkânlarının fazla düşünülmemesi, lüzumsuz yeni parselasyonlara gidilmesi, teknik seviyenin çok düşük olması, yeni meslek adamları yetiştirilmemesi gibi diğer tatbikat davaları da vardır. Bunlar,  aşağıda bahsedilecek önemli yanlışlıklara sebep olmaktadır.

        Münferit projeye veya yere müteallik mevzular umumi hükümler haline konulmuştur. Mesela bahçe duvarlarının mahalle veya meskenin hususiyetlerine göre tertibi icap ettiği halde, bu husustaki standardlar resmen bütün bir şehre, pratikte ise geniş çapta Türkiye’ ye aynen teşmil edilmişlerdir. Septik çukur – kuyu mesafeleri her bir arazi parçasında değişebileceği halde, bu husustaki standardlar da bütün şehre, bütün memlekete teşmil edilmiştir. Yeni İmar Kanununda da başka bir yola gidilememiştir. Bu mevzulara standartlar vaazı icap ettiği takdirde, gayeyi istenilen derecede tayin edebilen ve bu dereceden ileri katiyet vazetmeyen geniş standard prensipleri vardır.  Meslek çevrelerimizin bunlardan haberi yoktur. Tabii ki daha gelişmiş prensiplerin tatbiki için yetişmiş meslek adamları ve bunların işi başarabileceklerine dair birbirine itimadı lazımdır. Bunların temini için de hiçbir şey yapılmamaktır.

        Türkiye’ de şehircilik şaşılacak bir derecede girift talimatname tatbikatına girişmiştir. En iyi misaller bina hacminin tayininde vardır. Bir binanın yüksekliğinin “yolun yüksek tarafındaki bina kenarı hizasına mütesadif yaya kaldırımı seviyesinden saçak altına veya saçaksız binalarda atika duvarı üstüne kadar olan şakuli mesafe” ile tayininin acaba ne faydası olabilir. İki yola cephesi olan arsalarda inşaat hacmi tayini bir yüksek matematik haline girmiştir. Bir binanın bizzat kendi yüksekliğinin tayini mümkündür. İyi bir kat nizamının teessüsüne başlıca engel yukarıda ki kaidelerdir. İki yola cephesi olan arsalarda da gayet basit hacim kontrolleri mümkündür. Halbuki pratik, bu girdapların içine şimdiye kadar gittikçe daha derin bir şekilde girmiştir.
 
        Mevzuat şehircileri vazifelerini daha iyi yapmaya sürükleyecek yerde, bu vazifelerin iyi yapılmayacakları düşüncesine göre kurulmuştur. Mesela, inşaatın ikiz, münferit veya “blok “yapılacağı imar planında gösterilmemişse bu hususlar Belediye Fen Heyetince tesbit edilir ve gene imar planında kat yükseklikleri verilmemişse bunlar talimatname ve sokak genişliklerine göre tayin edilir. Hâlbuki bunlar oldukça basit ve imar planı içinde yer alması lazım gelen hususlardır. Bu anlayışın değiştirilmesi için yapılan bütün mücadeleler şimdiye kadar sükûtla karşılanmıştır. Bunun sebeplerinden biri, şehircilik davalarından pek azına el atmış, bugünkü anlayışa hemen tamamen aykırı, bir batı şehri için yapıldığı zaman dahi kötü bir talimatname olan mülga Yapı ve Yollar Kanunu’ nun şehirciliğimizce bilinen yegâne vesika olmasıdır. Bundan sonra önemli şehirleşme davaları ile karşılaşacak Türkiye’ de bu mülga kanunun içten içe tesirlerinin daha ne kadar süreceği meraka değer.

        Bugün bütün lisanımızda olduğu gibi şehircilikte de terimler acınacak haldedir. Terimlerin arasında göze en çok çarpan “ blok” tabiridir ki, tamamı ile ters iki mana, ayrık ve bitişik nizam için ısrarla kullanılmıştır. Terimler de anlayış ve tatbikatı doğrudan doğruya yöneltici rol oynarlar.

        Mevzii plan tabiri ve anlayışı da dikkate değer. Bu tatbikat kadar, Türk şehircisinin plan anlayışını ortaya koyan başka şey yoktur. Plandan yalnız bir yol haritası kastedildiği, bu “mevzii” planların hemen daima nazım bir plana istinat etmeden yapılmasından anlaşılır. Böylece tafsilat ve tatbikat planlarının ve haritalarının yanında nevi kendine mahsus bir cins keşfedilmiştir.  Mühendis ve mimarların yaptığı bu planlar en basit çizgi tekniğinden dahi mahrumdur. Muasır şehirciliğin doğduğu memleketlerde plan ihtiyacı, bu tip mevzii tatbikatın yapılması ile ortaya çıkmıştır ve Türkiye’ de de mevzii planların müzahereti olmadan yapılmış eski mahallelerde daima daha iyi netice alınmıştır.

        Memleketimizde, imar planının tatbik edilmesi gibi bir vaka nadiren oluşmuştur. Yapılmış imar planları buna doğrudan doğruya sebep teşkil eder. Gene bu durumdan dolayı da belki tatbik edilememelerine fazla üzülmek lazım değildir.

        Bu vaziyet tahtında birçok şehirlerin imar planlarının yapılmasına girişmek dahi doğru değildir. Büyük şehirler dışında imar planlarını tatbik edecek meslek adamı ve anlayış uzun seneler mevcut olmayacaktır. Ayrıca, imar planlarının Türk şehirlerinin gelişmesine ters tesirleri olmakta ve bu şehirlerin normal gelişmeleri dahi bozulmaktadır.

        Aktarma şehircilik denilebilecek bir vakıa bu meslekte geçinenlerin tatbikat aletlerinin çoğundan habersiz oluşlarını, hiçbir şehrin hususi meselelerini ayıklayamayacaklarını ve her yere aynı kuru şablonu tatbik edeceklerini göstermektedir. Bazı şehircilik müsabakalarından buna kuvvetli misaller vardır. Muayyen fikirler memlekette ilk defa işitildiği için kuvvetli tepki ile karşılaşmakla beraber, bir şehir için hususi olarak düşünülmüş bu tedbirler aradan birkaç ay veya sene geçtikten sonra, bu sefer çoğunluk tarafından kabul edilmiş olarak başka bir şehre tatbik olunmaktadır. Halbuki bu şehrin ihtiyaçları bambaşkadır. Ana davranışlar ve memleketimiz için geliştirilmiş hususi düşünce tarzları öğrenilinceye kadar aktarma şehircilik bir devridaim halinde gidecektir: bir şehir için geliştirilmiş fikirlerin başka şehirlere tatbiki. Fakat mesleğin öğrenilmesi bakımından bunun faydası aşikardır.

        Son senelerde meslek çevresi addedilebilecek yerlerde işlerin pek mükemmel yürümediği kabul edilmektedir. Yalnız, iki husus şimdilik bunun neticesini almamıza manidir. Bu çevrelerin, beğenmedikleri pratikten başkasını yaratacak mesleki birikimleri yoktur. Yapıcı tenkit anlayışı biraz geliştiği ve şehircilikte ufak başarılar elde edildiği halde, bunlar parça parça ayrı yerlerde yatmakta ve bir araya getirilememektedir. Halbuki şehircilik ve plancılığın bizzat mevcudiyeti bir araya getirmekle kaimdir.

        Türk şehirciliğinin bugün göze en çok batan aksaklıklarından bahsederken küçük şehir ve kasabalarla büyük şehirlerdeki davranışımızı da ele almak icap eder.


Küçük Şehirler ve Kasabalar

        Umumiyetle büyük şehirlerdeki aksaklıklara küçüklerde az rastlanmakla beraber, bu ikincilerde yapılan yanlışlıklar birinciler için de varittir.

        İkinci Dünya Savaşı sırasında yapılmış planlarda Türk şehirciliğinin nerelerden başladığını görüyoruz. Yeni ve zannımızca batılı davranışın esaslarından biri olan kutu kutucuklarımız  (parseller)  şerefine şehrin mevcut ifraz nizamı alt üst edilmekte ve gayet ufak manasız tashihlere planlarda sık sık rastlanmaktadır. Bugün baktığımız takdirde bu planlar bize baskısı tutturulamamış dört renkli haritayı hatırlatacaktır. Bu planlardan biri 1941 senesinde yapılmış olup yeni teklif edilen sokaklardan bir tanesi dahi tesadüfen olsun eski yollara rastlamamaktadır. Buna karşılık yeni planın yerleşme sistemi ve yol şebekesinin vasıfları eski durumdan farklı değillerdir.

        İmar planı olarak tasdik edilen vesikalar daha ziyade harita mahiyetini taşır. Fakat neyin haritası oldukları kesinlikle söylenemez. Bu haritalar, dolayısı ile bir güdücülük veya planlama fikri taşıyamadıklarından nevi şahsına mahsus bir intizam endişesine saplanmışlardır. Bu intizam yukarıda bahsi geçen kutu kutucuklarla elde edilmekte idi. Bu geniş prensibin önünde hiçbir şey duramıyordu. Kutular yan yana, altalta, üst üste dizilince şehir planı teşekkül etmiş oluyordu. Böyle bir şehrin merkezi, yeşil sahaları, yolları ve amme hizmetleri gibi ana mevzularında kabul edilmiş fikirler de tamamen dörtköşe sayılabilir.

        Parsellerin yolları da aynı minvalde çizilince bir şehirde fonksiyonların kademeleşmesi gibi ana bir mevzu da bütün diğer hususlar gibi bu kutulardan yapılmış silindirin altında kalıyordu. Bu nizama Anadolu’daki şehirlerimizin topografyası dahi dayanamamıştır. Kutuların içine başka kutular da yerleştirilince bunlar mesken addediliyordu. İmar çevrelerimizin ağır estetik felsefesi bundan teşekkül ediyordu. Uzun seneler pratik bu olduğu için, geniş ve yaygın tabakalarda yeni Türkiye’ nin estetiğinin bu olacağı düşünüldüğü  tahmin edilebilir. Planı çizenlere azami kolaylığı da sağlayan bir estetik. Mevzuatın aksayan bir tarafı da şudur ki, bu tip planları yapmak için mevzubahis şehri görmek lüzumu olmadığı halde, bu işin “mimarına” şehri ziyaret etmek şartını koymuştur.  Buna rağmen de birçok planlar şehrin ziyaret edilmiş olduğu hissini vermemektedir. Bu planlar kesinleştikten sonra aynı ciddiyetle tadiller safhasına devam edilmektedir.

        Mevzuubahis kasaba planlarının çoğunda korkutucu bir mikyas farkı eski şehirle teklif edilen kısımlar arasında görülmektedir.

        Batı şehirlerinde büyük trafik tıkanıklıklarına sebebiyet veren ve Nazım planların tadillerine lüzum gösteren eskiden kalma yol şebekeleri bizde yeni şehir planlarında teklif edilmektedir. Bunların sıkıntısı da zamanında düzeltmeler yapılmadığı takdirde ilerideki senelerde hissedilecektir. Daha ziyade at arabası trafiğine ve merasim yürüyüşlerine uygun olan radial sistemler bizde şimdi makbul tutulmaya başlanmıştır.

        Yapı ve Yollar Kanunu şehirler için yapılacak planlarda muhtelif ölçekler sistemine gitmiş, fakat bunlar daima lüzumlu şeyler olmamıştır. Planlarda en çok göze çarpan hususlardan birisi de 1/2000, 1/1000 ve 1/500 mikyaslı planların muhteva bakımından hemen hiç farkları olmayışıdır. Türkiye’ de nazım plan, şehircilik ve gaye mefhumlarının ne durumda olduğunu da bu planlar, veya haritalar, diğer deliller gibi açıkça göstermektedir. Halbuki, mesela nazım planlar, şehrin büyüklüğüne göre muhtevaları çok değişir. Küçük şehir nazım planlarında ele alınan meselelerin büyük şehirlerde gözükmemesi dahi icap eder. Bunun kısaca ve kaba olarak, her büyüklükteki şehrin nazım planı bir metre kare içinde yapılabilir şekilde ifade edebiliriz.
 
        Umumiyetle imar planlarının okunması da çok zor olmakta ve şehirde istenilen ana nizam açıkça ifade bulmamaktadır. Bu tersim tekniğinin de şehircilik pratiği felsefesine tesiri olacağını zannediyoruz. Nizam ifade edilemediği, fakat harita üstünde de gayet belirli bir şekil tekrarı mevcut olduğu, imar planlarının şehir organizması kontrolü değil, bir şablon addedildiğini açıkça ortaya koyuyor.

        Yapı ve Yollar şehircisinin mevcut Türk şehirlerindeki düz yol meclubiyetine temas edildi. Bazen bu his bütün planda tesirini göstermekte, bazen de eski şehirde müdahaleden kaçınılmakla beraber bu kısım etüdlerden tamamen azade bir şekilde yalnız bazı yol tashihlerinde düz yol felsefesinin döküntülerine maruz kalmakta idi. 
        Bu şartlar dâhilinde, “Yapı ve Yollar şehircisi Türkiye’ de çok az bulunan dörtköşe sokaklı bir şehre rastladığı vakit ne yapar” gibi çok ilginç bir soru hatıra gelmektedir. Umumiyetle görüyoruz ki kutu-kutular bakımından bir şaşkınlığa uğramıyor ve davranışlarında bir tenakuz yok. Bu vaka da Yapı ve Yollar şehircisinin nazarında dörtköşe felsefesinin, bir şehre lüzumlu lüzumsuz müdahale fikrinden daha evvel geldiğini düşündürüyor. Yalnız, gerek plan mefhumu yokluğu, gerek samimiyetsizlik bu tip şehir planları ile daha iyi ortaya çıkıyor. Girift sokaklı yerlerde Yapı ve Yollar şehircisi umumiyetle pahalı tashihlere girişmiş ve ayrıca kutu–kutu inkişaf sahaları ayırmıştır. Böyle bir plan tatbik edildiği takdirde tashihler için büyük masraflar yapmak icap eder. Zaten kutu-kutu olan şehirlerde ise şehirci tashih teklif etmediğine göre bu tip masrafların kalkması beklenir. Bu halde imar masraflarının başka tedbir ve yönlere çevrilmesi icap eder. Hâlbuki bu iki tip şehir planında muhteva bakımından bir fark yoktur. Bu durum da planların ihtiyaç ve imkânlara göre ayarlanmadığına, bir kalıptan başka bir şey olmadıklarına başka bir delildir.

        Bahsi geçen planlarda her şehir için ev tipleri teklifi şart koşulmuştur. Bu şartın çok iyi niyetlerle konduğuna şüphe yoktur. Yalnız, Türkiye’ deki gayrimenkul tasarrufları nizamı ve planların tatbik adabına göre bu şartın ciddiye alınabilmesi mümkün değildi. Nitekim alınmamıştır. Bu ev tiplerinin bugün ancak, şehircinin davranışını gösteren bir vesika kıymeti vardır. İşin anlaşılmadığına delil teşkil eden bu projeler mevzu ile alay eder mahiyette ve her şehir için benzer şekil ve malzeme ile yapılmıştır.

        Plan eklerinden olan Hükümet Meydanı perspektifleri de tatbik ihtimali meşkuk ve mimarları için şeref verici olmayan vesikalardır. Bu perspektifler mimari seviyeden mahrum olmasa idiler dahi tatbik görmeyeceklerdi. Bunun sebebi memleketimizde plan ve proje mefhumlarının müteradif olarak kullanılmasıdır. Uzun tafsilat icap ettiren bu mevzuu şu şekilde hulasa etmek mümkündür: her seviyenin planlaması ayrı hususlar ihtiva ettiği gibi bir seviyenin plan veya projeleri bir diğerinin tanzim metodunu kalıplaştırmamalıdır. Fakat, mimarinin şehircilikten ayırt edilemediği bir muhitte bu seviye farkı da anlaşılamaz: her misal bunu açıkladığı halde.

        Şehircilikte müsbet ve menfi davranışların farkı da Türkiye’ de anlaşılamamıştır. Birçok memlekette plan nizamı menfi müeyyidelerle yürütülmektedir: şehrin muayyen yerlerinde yasak edilen arazi kullanışları belirtilmiş, buna mukabil kesin bir kullanış mecburiyeti konulmamıştır. Türk mevzuatı müsbet  tasrihlere daha geniş çapta imkan vermiştir. Bu lehte bir nokta olmakla beraber, iki tip davranışın farkı anlaşılamamakla iyi değil, kötü netice vermiştir. Mesela, planlarda, “otel ve mümasil binalara mahsustur” tarzında oldukça geniş tahsisler vardır. Otel daha ziyade bir iş adamının teşebbüs ve arzusuna bağlı olduğuna göre yerlerinin açıkça tasrih edilmesi buralarda otel yapılmasını sağlamayacaktır.  Plan ancak, otellere müsaade verilebilecek muhtelif yerleri gösterebilir. Müeyyidelerin yanlış kullanılması da bizzat, arazinin kötü kullanılışına sebep olmaktadır.

        İçtimai ve iktisadi etüdler yokluğu, diğer şeyler arasında ve en bariz olarak bahçeli ve ikiz evlerin lüzumundan fazla önerilmesine yol açmıştır. İkiz evler çok hususi bir olgudur ve nadiren kullanılması gerekir. Bundan habersiz olan şehirci ikiz evleri ayrık ve bitişik nizam arasından aritmetik bir ortalama zannettiğinden bu “orta” tipi sık sık kullanmıştır. Sıkışık şehirlerde yerleştirilen büyük miktarda bahçeli evlerin ise bu şehir iktisadiyatı tarafından kaldırılabileceği şüphelidir. Bu durumlar planın tatbik edilmemesine, plan fikrinin zayıflamasına, kaçak inşaata ve şehrin birkaç nizam altında birden gelişmesine yol açar.

        Ağrı dağı eteklerinde ve Akdeniz sahillerinde planlar aynı standardları ve aynı şehir plastiğini göstermektedir. Bunun doğru olup olmadığı hakkında fikir beyan etmek lüzumu dahi yoktur.

Planlar için gerekli bilgiyi sağlayacak olan İmar Komisyonu Raporlarında tesis ihtiyaçları listesi bulunmakla beraber, hiç bir planda ve raporunda planlama ihtiyaçları üstüne bilgi ve mütalaa yoktur.

        Yukarıda bahsi geçen ve geçmeyen hususlardaki kaygısızlığa karşılık bir iki mevzuda “teknik” karar davranışı görülmektedir. Mesela, şehirde bazı yolların profilleri çizilmektedir. Bu profillerin yol mühendisliği icaplarına göre çizildiğini iddia edemeyeceğiz. Bunlar ve diğer plan ahkamı en iyi niyetle dahi son derecede az malumata istinaden tesbit edilegelmiştir.

        Türkiye’ nin ufak şehir ve kasabalarında plan ismi altında haritalar yapmak veya hukuki mahiyette çizgiler çizmek yerine bu şehirlerin her birine ne gibi müdahalelerin ve hizmetlerin lazım olduğunu tesbit etmek bugün için çok daha ehvendir. Bu açıkça belirmiştir. Bundan fazlasına, kâfi derecede meslek adamı yetiştirmeden teşebbüste devam etmek, kötü neticeler verecektir.


Büyük Şehirler

        Istanbul’ da  imar planının başlıca kusurları aşağıdadır;
Yirmi beş sene içinde birçok planlama rejimi geçtiği halde anlayışta fazla bir değişme olmamıştır. Ancak 1958 senesinde zihniyet değişmesinin belirtileri gözükmüştür. Şehrin büyüme temayülleri göz önüne alınamamış ve sevkedilememiştir. Resmi ve hususi amme hizmetlerinin yerleşmesi nizamsızlığı teşvik etmiş ve resmi daireler şehir gayrimenkullerinde becayişe devam etmişlerdir. İstanbul’ un tabii, tarihi ve zirai kıymetleri korunamamış ve günden güne azalmıştır. Taşıt işleri düzene girmemiş, bilakis durum kötüleşmiştir. Mesken darlığı hafifletilmediği halde, şehre nisbetsiz bir nüfus akımının önüne geçilememiştir. Bunda da imar planlarının payı vardır. Mevzii tabir edilen planlar meydanı alabildiğine boş bulmuştur. Küçük şehirlerde dahi tatbiki caiz olmayan Yapı ve Yollar talimatnameleri Istanbul şehrinin veçhesini veren başlıca unsur haline girmiştir. Şehrin yayılmasının nizam altına alınması, taşıtının sağlanması, liman ve sanayi bölgesi ve Boğaz geçidi gibi ana mevzuların halli bir tarafta dururken sokak genişliğine göre bina yüksekliği tayini senelerce yegane meşguliyet olmuştur. Plan kontrollerinin eksikliği şehirde mimari seviye ve zevkin düşmesine ve yeni pek çirkin mahallelerin teşekkülüne dahi yol açmıştır kanaatindeyiz. Bu listeyi burada keselim.

        Istanbul’ da bu hale Yapı ve Yollar zihniyeti  kadar şehrin geçirdiği değişimlerin anlaşılamaması da sebep olmuştur. İlkinde, Istanbul bir merkez olmaktan çıkmış, ticaret fonksiyonu zayıflamış, nüfusu azalmış, memleket yeni bir kültür değişmesine girmiş, teknoloji sahasında büyük değişiklikler olmuş, amme hizmeti zihniyeti başka memleketlerde yeni bir veçheye bürünmüş, bu safhalardan sonra da Istanbul nüfusu ve sanayii yirminci asırda Türkiye’ nin büyük şehri olarak yeni olgular karşısında kalmıştır. Bu temayüllere göre karar vermek için keskin bir görüş icap ederdi. Bu görüş eksikliğinden dolayı şehir bunalmıştır. Mesela, merkezin Ankara’ya nakledilmesi Istanbul nüfusunun azalacağına, yirminci asırda sanayi ve ticaret gelişmeleri de nüfusun artacağına işaret sayılabilirdi. Istanbul büyük çapta ticaret ve nüfus gelişmesi tahmini kamu tesislerinin 1930’ larda kurulması, gelişme olmayacağı tahmini ise bunların daha ilerideki senelerde inşası tercihine yol açardı. İmar planı esasları da geniş çapta, yeni batı tekniğinin hangi hususlarının cihanşümul olduğu, hangi mevzularda da mahalli geleneğinin ağır bastıracağı yönündeki tahminlere bağlı kalacaktı.

        Yukarıda çizilen çerçeve eksiktir ve yalnız mühim bir iki noktanın açıklanmasına giriş olarak hizmet edecektir. Ondokuzuncu yüzyıl sonuna bir nevi ortaçağ (bu tabir katiyetle küçültücü manada kullanılmamaktadır) şehri olarak ulaşan Istanbul’ la, 1950 senelerinde büyüme krizleri geçiren şehri mukayese noktaları olarak alırsak, ikisinin arasında büyük bünye değişimleri gerekeceği gözükür. Şehirde mahalli ve tarihi olan hususi bünye bozulmadan yeni icap ve imkanları yaşatacak bünye değişmelerinin planlanması lazımdır. Istanbul’ da uzun vadeli bir bünye değişmesi planı resmen yapılmamıştır. Değişmeler daimi olacağı için bir nevi “nihai” gaye mevcut olmadıkça Istanbul’ da hiçbir neticeye ulaşılamaz. Uzun vadeye bağlı olmayan bütün büyük işleri bizzat bünye değişimi sistemin dışına atacaktır. Bu gibi işlerin başında da asır dönümünün tramvay şebekesi gelmektedir. Ortaçağ şehrinin ilk 19. yüzyıl ayarlanması bu şebeke ile yapılmıştır. Fakat bunun ne 1950 ve ne de 1980 Istanbul’ u ile alakası vardır. Yakın zamanda bu hatlar kaldırılsa bile faaliyet merkezlerinin yerleşmesinde ve gayrimenkul iktisadiyatının teessüsünde silinemeyecek izler bırakmıştır.

        Bize asıl alakadar eden nokta, Istanbul şehircilerinin de bu şebekenin tesirlerinden kurtulamayışıdır. Sanayi bölgesi ve Boğaz geçidi iyi hesaplanmış, taşıt şebekesi sağlanmış bir Istanbul’ da yeni merkezlerin teessüs edeceği ve su üstünde kurulu bu şehirde merkezler münasebetinin çok nazik bir mesele olduğu aşikârdır.

        Bundan başka, resmi ve yarıresmi binaların yerleşmesinde bir politika veya programın nüvesi dahi teşekkül etmemekle ve sanayi bölgesi ve benzer faaliyetlerin yerleşmesinde daima fikir değiştirmekle yirmi beş sene kaybedilmiş, şehir derlenmemiş ve toparlanmamış, belediye ve resmi daireler ayrıca ve devamlı olarak müşkül durumda kalmışlardır. Bu da bir acele karardan bir diğerine sürüklenmeğe sebep olmuştur. Araştırma lüzumunu inkar edenlere belirtmek gerekir ki, araştırmanın kıymetini bu kadar sık  fikir değişmesinden fazla hiçbir husus açıklayamaz. Araştırma olmadıkça karar verilemeyeceğini olaylar göstermektedir. Bu duruma mukabil de senelerce beş kat tahdidi ve kaçak inşaat üzerinde durulmuştur. İyi araştırmalar sonunda kaçak inşaatın da duracağı halde.

        Nazım plan esasları olarak 1937,  1948,  1953 ve 1956 senelerinde vazedilen prensipler benzerlik ve devamlılık göstermemektedir. Çok büyük bir şehirde daha devamlı prensipler lüzumunu belirtmek dahi gerekmez. Şehirde 1956 senesinde başlayan bir “imar hamlesi” eski ölçüleri ve faaliyet çapını çok artırdığına göre, Türk şehircisi bu büyük yolların çizimi ve büyük hamlelerin yapılması devrine tamamen hazırlıksız olarak girmiştir. Gene aynı sene civarında yapılan taşıt projeleri de Nazım plan çerçevesinde rol almayacaklardır. Mesela, yer altı treni güzergâhında bazı şehircilik prensipleri göz önünde tutulmamış ve bu sistem umumi taşıt şebekesi çözümü içinde düşünülmemiştir. Boğaz geçidi konusuna şehirci hiçbir şekilde hakim olamamıştır. Yakın zamana kadar gerek kendisi, gerek diğer sorumlular bu hususta şehirciyi başlıca sorumlu saymışlardır. Buna karşılık tasarlanan Boğaz geçidi şehircinin şimdiye kadar inkişaf sahası olarak tayin ettiği yerler arasında geçit vermemektedir. Bu proje ile Boğaziçi kıyı ve sırtlarına sanayi yerleşmesi, Anadolu yakasında yoğun iskan ve eşsiz spekülasyon beklenebilir. Bir Boğaz geçidi derhal başkalarına da ihtiyaç hissettirecektir. Buna da ancak Istanbul’ u birbirinden uzak iki kısım şeklinde tertip etmekle bir dereceye kadar mani olunacaktır.

        Salıpazarı ve Haydarpaşa limanları da şehircilik endişelerinden uzak olarak tesis edilmiştir. Büyük Istanbul sistemi içine girebilecek vasıfları haiz değildirler. Bu hesapsızlıklar yapılırken, Istanbullu kötü bir taşıt sisteminden daha kötüsünün içine düşmüştür. Bu sisteme yaptığı masraf da, gene kötülüğünden dolayı büsbütün artmıştır. Bu sistemin de bir türlü el atılamayan büyük bölge Nazım planı ile yakından alakası vardır. İş ve mesken yerlerinin irtibatı su satıhlarile üçe bölünmüş bir şehirde büsbütün ehemmiyet kazanmaktadır. Martin Wagner tarafından 1930’ larda açıklanan bu mesele bugüne kadar ele alınmamıştır. Istanbullu bugün daha zor seyahat etmekte, bir kara parçası üstünde dahi çok zaman iki vasıta  kullanmakta, gideceği nokta su-aşırı ise dört veya daha fazla vasıtaya binmektedir.  Wagner tarafından 1935 senelerinde gelirin yüzde 12’ sini aldığı hesaplanan taşıt masrafları daha da artmıştır. Az gelirli tabakalarda gelirin yüzde 20’ den fazlasını taşıta veren çok aile olsa gerekir.

        Istanbul’ un meselelerinin hesaplanmasında daima olarak geç kalma her sene karşılaşılan zorlukları artırmıştır. Yirmi beş seneden beri saçak irtifaları üstünde durulacağına kafi derecede keskin görüşlü ve tecrübeli şehirciler temin edilerek ana davalar ayıklanabilse idi, bugün yapılan işlerin çoğu 1930’ larda kıyasen çok daha ucuza yapılıp bugün daha büyük hamlelere yer kalırdı.

 Parselleme ve spekülasyon hususundaki kayıtsızlık ise belki daha da pahalıya mal olmuştur. Istanbul’ da savaş sonundan ve bilhassa 1950’ den beri yapılmış parselasyonları ileride baştan aşağı şuyulandırma ve benzeri muamelelere tabi tutup yeniden bölmek gerekecektir. Spekülasyon sonunda ise elimize, hiçbir zaman üstünde inşaat yapılmayacak parseller, bugünkü anlayışa uymayanlar ve ilerisi için istimlak ve hamur namzetleri kalmıştır.

        Nüfusun artmaması bu şehirdeki davaların hallini muhakkak ki kolaylaştıracaktı. Bağlı diğer tedbirlerle beraber nüfusun artmamasını temin edecek bir şehircilik politikası geliştirilememiştir. Nüfusun artmamasını ülke çapında temin: şehircilik budur ve saçak irtifaları ile uğraşmak değildir.

        Türkiye’ de şehircilik anlayışı Yapı ve Yollar Kanunu altında geliştiği için, 1950’ de çalışan Mesken Komisyonu da, yeni prensiplere gittiği halde, Istanbul’ a bu kanundan da fazla zararı dokunmuştur. Bu Komisyonun raporu mesken yayınlarından habersiz, nüfus tahminlerinde yersiz statistik metodları içermektedir; tatbikat konularında hassas değildir. Standardların düşürülmesi ve kamu gayrimenkullerinin hesapsızca elden çıkarılması çığrının açılmasında bu komisyonun tesiri olmuştur.

        Umumiyetle Yapı ve Yollar anlayışının tesiri altında Istanbul’ da yapılan ve ileride tashihi gerekecek yanlış inşaat yatırımının bugünkü rayiçlerle değeri birkaç milyarın üstündedir.


Yapı ve Yollar 

        Bu kanunun tüm taraması burada yapılamaz. Umumi tesirlerinin birkaç tanesinden bahsedilecektir. Bu kanun vazife sahasını çok geniş tutmuş, bu şekilde kasabalarımızda nizam düzelmemiş, bozulmuştur. Bu kanunun girmediği yerlerde daha iyi neticeler alınabileceğini tahmin ediyoruz. Bu iddia da kanunun tatbik edilmediği bazı nüfus topluluklarında yapılacak araştırmalarla yoklanabilir.

        Her şehirde, bilhassa nüfus ve iklim ve iştigal farkı bulunan yerlerde değişik planlamalar yapmak gerekir. Yapı ve Yollar Kanunu bu hususun önümüzdeki senelerde dahi nazarı itibara alınamayacak derecede unutulmasına sebep olmuştur. Şehircilik prensiplerini ters yollara sevketmiş ve meslek adamı mevzuunda idarelerin kararsızlığına yol açmıştır.

        Böylece, şehircilik Türkiye’ ye bir ihtiyaç neticesi olarak değil, muğlak bir intizam ve idare hukuku mevzuu ve bir garplılaşma özentisi olarak girmiştir. Bu girişten sonra nelerin takip etmesi gerektiği hususunda da ancak birkaç kişi birkaç senedir durmaktadır.

        İmar makamlarımız hukuki davranışlar sorunu altında yirmi beş yıldır boğulmuşlardır. Bu da kendi davranışlarının neticesinde olmuştur.  Merkezi teşkilat daha ziyade, basit hukuki mevzularda ve haberleşme tekniğinde yanlışlar yapmayacak altı yedi kişiye dayanmış ve merkez dışında da şehirci kullanılmamıştır. Buradaki şehirci tabirinden de meslek sahibiise  değil, fakat daha ziyade bu işle meşgul kimseler kasdedilmektedir. Mevzuat ise bütün memlekette hemen hemen yalnız bir tek büronun hakim olabileceği  şekilde gelişmiş olup meslek zümrelerine veya amme efkarına mal olmuş sistemli bilgi mevcut değildir. Yapı ve Yolları’ ın girift talimatname ve kararlarının içinden kimsenin çıkamaması ve yeni İmar Kanunu’ nun başlıca gayelerinin meslek çevrelerinde bilinmemesi ve bir yolda tefsir edilememesine de başlıca sebep budur.

        Yapı ve Yollar Kanununun şehir organizması ile meşgul olmayıp kendini parseller içine hapsettiğini göz önünde tutarsak, bugünkü talimatnameler ve tatbikatla şehirlerde 4, 6, 7, metre cepheli parsellerin teşekkül etmekte devam etmesi, Türk şehirciliğinin kendine tarif ettiği yol içinde, mesela makul standardda parseller temininde dahi hiçbir iş başaramadığını gösterir.

        Yapı ve Yollar anlayışında bazı değişiklikler olmuştur, fakat belki bizzat bu durum arzu edilecek şekilde kesin bir istikamet değişmesinin sağlanamamasına sebep olacaktır. Ayrıca, bu kanuna karşı tepki çok yavaş gelişmiş ve ikinci safha olan mühendis-mimar devri çok uzamıştır. Yeni kanun ve nizamnamenin bazı kuvvetli noktaları da aynı anlayışın devamı yüzünden çalışmaz durumdadır. Kaçak inşaat hakkında kuvvetli hükümler tecviz edilen yeni inşaat nizamı ile kıymeti azaldığı gibi, tatbik de edilmemektedir. Sağlam bir sistem olan arazi kontrolleri de hiçbir yerde tatbik görmemektedir. Alakalı kanunların inşaatı kontrol değil, serbest yerleşmeyi teşvik eder mahiyette tefsirinin en yakından ilgili çevrelerde dahi önüne zor geçilmektedir. İmar Kanunu 47. maddesinin gelişigüzel inşaatı teşvik edici değil, önleyici mahiyette olduğu çok zor anlatılabilmiştir.

        Yapı ve Yollar anlayışının devamı şehir planlarının bölge planlarına istinaden yapılmasını manasız hale getirebilir, eğer bir şehir planı sokak çizgilerinden ibaret olacaksa.  Bu anlayış devam etmediği takdirde de şehirci – mimarlarımızın gerekli yeni bilgiyi nereden buldukları veya bulacakları merakı muciptir. Bu meselenin hafif telakki edilmemesi ümit olunur. Şöyle ki şehircilik yatırımları son derecede büyüktür ve İmar Kanunu için yapılan en makul teklifler “eleman yokluğu” mülahazası ile kabul edilmemişlerdir.

        Yapı ve Yollar anlayışının değişmesinde dikkat edilecek bazı noktalar vardır. Anlayış noksanları iyi teşhise tabi tutulmadığı takdirde yeni yol da iyi olmayacaktır. Mesela, şehircilik tatbikatının formalitesi bakımından bu anlayıştaki eksiklikler yavaş yavaş tamamlanmıştır. Bir imar planının yapılması için jeolojik etüd, imar komisyonu raporu, kesafet hesapları, topografik hususiyetler, ihtiyaca göre bölgelerin ayrılması resmen ve şeklen göz önünde tutulmakta, liman, karayolu, sanayi ve benzer tesislerin yerleştirilmesi hakkında istişare vuku bulmaktadır. Dolayısı ile bilhassa formalitelerin düzeltilmesi üzerinde duran islah teklifleri yanlış yolda olacaklardır. Bunun yerine mesela jeolojik etüdlerin bir gayeye göre yapılması, imar komisyonu raporlarının daha ciddi hazırlanması ve bunlardan bilfiil istifade edilmesi, standard hektar kesafeti tecrübelerinden ders alınması, tesisler hakkında şehircinin bilgi sahibi olması ve fikirlerini kabul ettirmesi daha önemli neticeler verecektir.

        Yukarıda bahsedildiği gibi, cihanşümul olan prensiplerin ve mahalli kuvvetlerin yükü iyice tartılmalıdır. Türk şehirciliği senelerce mahalli şartlara “uygun” ve “tatbiki”
kelimeleri ile yönetilmiştir. Halbuki ilgili bahisler şehirciliğin en yaygın prensiplerini ihtiva ediyor, mahalli şartlara göre bunların değişmesi, inkarı yerine geçiyordu. Buradaki “mahallilik” ancak bilgisizliğe ve yanlışları gizlemeye atfedilebilir. Tatbiki hususların da neler olduğunu senelerin tatbikatı göstermiştir. Tatbiki addedilen davranışlar üstünde senelerce ısrar edilmiş, bunlar başka yolların kabulüne mani olmuşlar, bundan sonra da ilgili planların hiç tatbik edilmediği resmen dahi belirtilmiştir. Bunlara ilaveten de şehir ve binalarımızda form mahallîlikten uzaklaşmış, hiçbir düşünce sistemine, kültüre ve meslek seviyesine dayanmayan bir şehir kalfa mimarisi stili meydana gelmiştir. Bizim mahallilik aradığımız yerlerden biri de budur. Türk şehirlerinde içe dönük evler, penceresiz ve meskene tahsis edilmeyen zemin katları gibi ileride tekrar kabul etmemiz muhtemel prensipler ortadan kalkınca yerine ne gelmiştir ? Bir çok kültür davalarımızda olduğu gibi, bir boşluk. Bu arada kendini kuvvetle hissetiren bir form “bahçeli ev” nizamı olmuştur. Herşeyden evvel ananevi Türk şehrinin bahçesiz olduğunu iddia edilemiyeceğine göre bu tabir ne manaya gelmektedir ?  Bu mefhumun geniş propagandası yapıldığı zamanlarda dahi Türk şehrinde bahçesizliğe doğru bir gidiş olmadığına göre bu form neden kabul edilmiştir ? Neden mevcut bahçe nizamları unutulmuştur? Bunun sebebini bu mevzuda iki safhalı bir kültür değişmesinde bulacağız. Herhalde, takip edilen yeni “batılı” yolun bir gün bahçesizliğe gideceği tahmin edilmiş ve bu noktadan itibaren de yeni bir istikamet tutturulmuştur.

        Şehirde binalar arasında kalan boş yerlerin estetiği, kullanılışı ve verimliliği mütalaa edildiğinde bahçeli ev tabir edilen bu nizamın yanlışlığı anlaşılacaktır. Şimdiki imar planlarımız ise bu nizamla örtülmüştür, arada sırada, tıkışık denilmesi daha doğru olacak bitişik nizamın serpiştirilmesi ile. Bu yanlış anlayış Türkiye’ ye mahsus olmadığı için, üzerimize düşen, yanlışlığın düzeltilmesindeki Türkiye payıdır.

        Şehircilikte yanlış veya tali meşgaleler üzerinde zaman sarfından vazgeçildiği takdirde de esas gayelere, mesela şehir organizmalarındaki kronik hastalıkların tedavisine geçilecektir. Bunun da geniş araştırma faaliyeti ile, en az iki ila üç senede hazırlanacak ve zamanında değiştirilecek yeni talimatnamelerle ve bir eğitim ve propaganda seferberliği ile desteklenmesi lazımdır. Bunlar olmadan belediyeler ve adli merciler büyük karışıklık karşısında kalmakta devam edeceklerdir.

        Yapı ve Yollar anlayışını başka unsurların da giriftleştirdiğini itiraf etmek lazımdır. Taşradaki tatbikatta bilhassa idare adamlarının “muasırlaşma” hakkındaki kanaatleri şehircilik tatbikatına geniş ölçüde tesir etmektedir. Bu kanaatler planlama mefhumlarından ziyade “şenlendirme” mefhumlarına yakındır. Tesirler bugün hâlâ kuvvetlidir. Bunlardan elimize kalan da şehri “şenlendiren” cılız ve bakımsız parklar, tozlu nisbetsiz sıcak caddeler ve kırık dökük gazinolardır. Bu sahada tesislerin kültür muhitine ve kullanışa uygunluğunu ve kültürü ilerletici fonksiyonlarını temin etmemiz için uzun zaman geçeceği tahmin olunabilir.

        Bugünkü anlayış çerçevesi içinde planların aynı zamanda mevcut derecede kesin ve dondurulmuş şekilde ele alınması ile güzel ve muntazam şehirlerin elde edilmesi ihtimali yoktur. Çünkü inşaat ve sair tatbikat tamamı ile başka, ve kontrol derecesi değişen sistemlere göre yapılmaktadır. Şehirci  kendi davranışı ile tam tezat teşkil eden muhtelif temayüllerin (iktisadi, içtimai, idari vs.) cinsini ve şiddetini bildiği taktirde ise planlar bu çerçeve içinde yapılarak temayüller istikametlendirilebilir veya önlenebilir. Zaten planlama da budur.


Şehircilik ve Planlama Mesleği

        Konuşmamızda ikinci önemli mevzu grubu meslek ile ilgilidir. Şehirciliğin önemini bir meslek adamı için tebarüz ettirmeğe lüzum yoksa da, umumi efkara iyi anlatılmış bir dava değildir. Memleketimizde mukabil rakamlar bulunmadığı için Amerika Birleşik Devletlerinden bazı misaller vereceğiz. Gayrimenkuller bu memleket milli servetinin takriben 55’ ini teşkil etmekte ve bu mikyas 1927’ den beri artmış bulunmaktadır. New York şehrinde 1952 senesinde trafik sıkışıklığından dolayı şehir iktisadiyatının senelik kaybı 1,250,000,000 dolar tahmin edilmiştir. Ağustos 1958 rayiçleri ile bu Türkiye’ nin bugünkü devlet bütçesinin iki mislini bulmaktadır. Adı geçen memlekette olduğu gibi Türkiye’ de de inşaat işleri ziraattan sonra en büyük iş kolunu teşkil etmektedir.

        Şehircilik ve planlama ise bütün bu değerdeki unsurların birbirine göre değerlendirilmesi ile uğraşan meslektir. Şehircilikte gayet kesin gayelere göre geliştirilmiş arazi kullanılışı kontrolü, şehrin bütün fonksiyonlarını ayarlayan yerleşme kararları, kronik bir şekilde işlemez yer ve fonksiyonların tedavisi, bölgeler tefriki, trafik planlaması, ifraz kontrolü, amme ve şehir hizmetlerinin temini mevzuubahistir. Görülüyor ki, şehir plastiği gibi davalar da ayrıca ele alınmakla beraber, muntazam ve standard parselasyon, Türkiye’ de zannedildiği gibi şehirciliğin ana davası olmak şöyle dursun, önemli bile değildir.

        Şehirlerin inşası ne gibi şekillerde yapılabilir ? Bir yol inşaatı serbest bırakmaktadır. Son asırda hissedilen tazyikler mevcut olmasa ve mahalli şehir mimari geleneğimiz bozulmasa idi kasabalarımızda bu şekille iyi neticeler alınabilirdi. Nitekim kasabalarımızda ancak gereken asgari müdahalenin yapılmasını teklif ederiz. İmar planı yerine geçecek belgeler bilhassa ana hatları ile yapılmaması gereken işleri belirtmekle gaye temin edilmiş olur.

        İkinci bir yol doğrudan doğruya, yaratıcılıkla, tasarrufla ve resen şehir parçaları inşa etmektir. Bu şekilde planlama aşağıda bahsi geçecek olan kontrol şehirciliğine benzemez. Bazı mahalleler bir tek elden, kısa bir zamanda yapılacak iseler, bunlar için mimari birliği haiz ve kesin projeler yapılabilir.

        Yukarıdaki şartlar mevcut olmayınca, kesin ve mimari münasebetleri hesaplanmış projeler yapmak yanlıştır. Bu takdirde “kontrol şehirciliğinin” tatbik edilmesi lazımdır. Bu takdirde, nizam müsbet değil, menfi kaidelerle belirtilir. Şöyle ki, yapılacak işler değil, yapılmaması gerekenler belirtilir. Kontrol şehirciliğini iyi bir şekilde yürütebilmek için büyük vukuf ve araştırma lazımdır. Çünkü yukarıda bahsedilen şekillere göre çok daha girift ve olası bir şekilde dağılan unsurlar yer almaktadır. Şimdiye kadar diğer usullerle beraber memleketimizde karmakarışık bir şekilde tatbik edilen başlıca usul bu olmuştur. Şöyle ki, mevzuatımız menfi kaidelere istinat ettiği halde planlarımız kesin “vaziyet planları” göstermektedir. Bunun başlıca neticeleri de, mimari endişelerin yer alamadığı bu planlardaki kaba hesapların mevcut yerlerde yapılacak inşaatın mimarisine kötü tesir göstermesi ve bu planların aynen tatbik imkânlarının hiçbir zaman mevcut olmamasıdır. Tatbik edilmesi beklenmeyen plan unsurlarının da katiyen plan ve program bünyeleri içine girmemesi gerekir.

        Dördüncü bir usul de geniş manası ile planlama olup, ilk üç sınıfı da içine alabilir. Bu seyyal, dikkatli, devamlı, ısrarlı ve uzak görüşlü planlamadır. Burada geniş ve girift gayeler kabul edilebilir, içtimai gelişmelerde planın oynayacağı rol göz önünde tutulur ve büyük bir şehrin aynı zamanda çok girift fakat işler bir bünyeye sahip olabileceği kabul edilir. Şunu da belirtmek icap eder ki, estetik gayeler bile, şehircilik tatbikatında böyle gayelerin sağlanması hususundaki mevcut zorluklar göz önünde tutulursa, yukarıdaki usullerden daha ziyade bu seyyal ve girift planlama ile elde edilebilir. Halbuki ilk görünüşte ve umumi efkarda, yukarıda bahsi geçen basit planlamaların bilhassa estetik endişeler üzerinde durduğu zannedilmektedir. Buna mukabil, bu basit planlarda estetik endişeler yüksek bir seviyede mevcut olsa dahi, ki yoktur, bunların gayrimenkul tasarruf sistemi altında muvaffak olmalarına imkan yoktur. Şehirlerde basit değil girift güzelliğe razı olmak gerekir.


Şehirciliğin bazı meşgaleleri ve mevzuları

        Yukarıda bahsi geçtiği gibi, esas dava bir şehrin ana bünyesini büyük hatları ve bölgeleri ile tesbit etmektir. Ancak bu çalışma iyi yapıldığı takdirde, mündemiç gayeleri sağlayacak tafsilata girişilebilir ve parsellerdeki tatbikatın ayrıntıları dahi ele alınabilir.

        İfraz sistemleri memleketimizde sanıldığı gibi bir taneden ibaret değildir. Ayrıca şehir inşası da muhakkak ifraz sayesinde olur şeklinde bir prensip ileri sürülmemelidir. Türkiye’ de inşaat bir parselin üzerine birden fazla bina yapılmaması müeyyidesile kontrol edildiği için ifraz sevgisi ifrata kaçmış ve parselasyonlar da umumiyetle kutu sistemine saplanmıştır. Kutu sisteminde olmayıp zararsız ve muhitine pek uygun arsalar da bu sisteme irca edilmeye çalışılmıştır. Halbuki kutu sistemi ancak ölçü ve tatbikat bakımından ve kutu sokak sistemi muhafaza edildiği takdirde yeniden inşa mevzuunda bazı kolaylıklar temin etmektedir. Buna mukabil adı geçen sistem Türkiye’ de bir estetik prensip veya gaye yerine geçmektedir. Yapılacak şey iyi mimari ve yaşayış şartları temin edecek ifraz sistemlerinin ne olduğunu ve bunların nasıl vücuda getirilebileceklerini araştırmaktır. Türkiye’ de kutu ifrazın mimari tesirlerini görmek için Ankara gibi bir şehre bakmak kafidir, bu şehrin mimarisini bu hale getiren yegane sebep olmamakla beraber.

        Nelerin güzel, nelerin olmadığını bilmek ve zevk şaşkınlığından kurtulmak gerekir. Zamanımızda Türkiye’ de zevk prensipleri olarak kuvvetle ortada dolaşan hislerin yerli ananeden veya batıdan doğudan veya eskiden yeniden geldiği bilinemez. Yerlinin ne olduğu hakkındaki bilgilerimiz günden güne azalmakla beraber batı zevki zannedilen hisler de çok dun seviyede tefsirlerden başka şeyler değildir. Bu arada, trafik yolları artık iftiharla şehrin güzel yerlerine konulacak şeyler değildir. Düz mihver (aks) tertipleri ne Türk şehirciliğinde ve ne de muasır planlamada esastır. Düz mihver tertipleri ve kavşak meydan tanzimleri, tıpkı bazı heykel stilleri gibi, batıda terk edildiği zaman  Türkiye’ de kabul edilmiştir. Çamlıca’ yı binalarla kaplamak, orasını “şenlendirmek” sayılamaz.

        Üç veya dört boyutlu bir şehir estetiği yaratmak ve bunu şehir ölçüsünde düşünmek, her şehrin estetik nizamını kendine mahsus olarak tertip etmek te, saçak irtifalarını tayin ve binaları ancak kendi parsellerinde mutalaa ile olacak iş değildir. İmar planlarımızın kutuları ile şehirlerde hususiyeti haiz köşeler yapmak kabil değildir.

        Şehirci bir harita taslağı yapmakla plan işini bitirmiş sayıp, çalışmadan sıyrılmamalıdır, tabii ki memlekette kafi miktarda şehirci olursa. Sanayi ve ticaret bölgeleri harita üstüne kolayca boyanmamalıdır. Bu bölgelerin muhtelif şartlar dahilinde ve seneler boyunca mutalaasında ne gibi hususların düşünüleceğine ait kararın alınması büyük şehirlerde senelerce sürebilir, bu da işe bir an evvel başlanması şartı ile. Nüfusun şehir içinde bütün içtimai ve iktisadi hususiyetleri ile nasıl dağıldığını, bunun sistemini, ekolojisini bilmek gerekir. Şehircilik tarihini kavramak ve eskiden alınmış tedbirlerin ne netice verdiğini bilmek icap eder. Son asır zarfında olan kesin değişmeleri, büyük şehirleşme temposunu, şehirleşmenin ne kadar geniş çapta bir “içtimai” ayarlayıcı olduğunu, bugünkü ve muhtemel teknoloji gelişmelerini iyice bilmek gerekir.

        Bütün planlar ölçüsünü gayrimenkul sisteminin karşısında aldığına göre şehircinin birinci sınıf bir gayrimenkul iktisatçısı olması gerekir. Şehircinin bel bağladığı mali müesseseler ne dereceye kadar yatırım yapacaklardır ? Belediyeler ve diğer amme idareleri tesis masraflarını ve yeşil saha istimlaklarını nasıl temin edeceklerdir. Türk şehircisinin planlarında bol miktarda yeşil renk kullanılması arzu edilir fakat hesap eksikliği bu iyi niyeti baltalayacaktır. Düşük standardlı mahalleler kaldırılınca yerine ne konacaktır ? Yatırım yapacak müessese veya idare amiri hangi işlerin daha karlı olduğunu hangi hesaplarla göreceklerdir ? Şimdi şehir fonksiyonu ve güzelliği namına istimlakler yapılırken gözümüzün önünde yeni çirkinlikler geniş çapta vücut bulmakta mıdır ? Yeni gelişmekte olan mahallelerde (erken vücut bulmuş ifrazlar) kötü mahalle nizamları ortaya çıkmamakta mıdır ? Gecekondular bir yana, bir Yenimahalle inşa edilmeğe değer mi ?

        Şehircilik tarihinden çok şey önerilebilir. Bu tarih ise maalesef dünyada da pek az yerde etüd edilmektedir. İlk şehirlerden beri ki bunların çoğu memleketimiz veya civarındadır, birçok form ve şekilleri gelişmiştir. Bunlar zamanın teknoloji şartlarına uyduğu gibi, muayyen bir dünya ve güzellik telakkisini aksettirmektedir. Şehirciliğimizde bir tek forma saplanmak için sebep yoktur. Bugün ortaçağ şehirleri kadar neoklasik devrin ve sanayi inkilabı devrinin şehir tipleri modası da geçmiştir. Buna mukabil yirminci asırda yepyeni şehir tipleri geliştirilmiş ve ayrıca ortaçağ şehirlerinin bazı hususiyetleri tekrar takdir edilmeğe başlanmıştır. Türkiye’ de ise makbul şehir tipini en ziyade on dokuzuncu asır ortalarına ve  bir dereceye kadar On yedinci asır Avrupasına bağlamak mümkündür. Türk şehircisi mesuliyetini kabul ettiği takdirde en ilginç formları yaratabilecektir.

        Türkiye yeni olarak olsa olsa “bahçe şehir” ve uydu şehir teorileri girmiştir. Halbuki bahçe şehir teorisi de altmış sene evvel gelişmiş, zamanını yitirmiş ve bundan sonra sayısız çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar dahi köklü bir sonuç elde edemediğinden Türk şehircisinin de başarabileceği çok şeyler kalmıştır. Peyk şehirler ise bilhassa Londra’ nın meselelerini çözmek için tesis edilmiş olup Türkiye’ de bunları icap ettiren bir durum yoktur. Bunlardan başka son Paris Baroku, Orta Victoria devrinin düşüklüğü ve kutu-kutuları,  Amerikan  “güzel şehir” modaları da geçmiştir.

        Diğer taraftan, 1890 senesinden beri geniş, dallı budaklı, okunmakla bitmeyecek ve içtimai ilimlere büyük çapta taşmış bir şehircilik yazını ve tali araştırmalar birikmiştir. Bunların ihtiva ettiği fikirler dahi Türkiye’ de kabul görmemektedir ve bu meslek muhitile de kolayca görmeyecektir. Memleket içinde birkaç kişinin yapacağı tanıtma faaliyeti ise, alaturka tefsirlere kurban olabilir.

        Şehirciliğin ve planlamanın başlıca mücadele ettiği unsur, “ticari şehrin” tazyikleridir. Ticaret tazyikleri bu şehri boğulacak dereceye getirmiştir. Ticari şehrin ne olduğunu bilmek ve tazyiklerini desteklemek değil, bunlarla mücadele etmek lazım gelir. Bu gereğin de boğulma vuku bulmadan anlaşılması lazımdır. Bu mevzuda da şehir büyüklükleri ve hizmetlerin rantabilitesi bakımından dünya şehirciliğinde önümüzdeki senelerde verimli etüdler yapılması gerekli ve muhtemeldir.

        Mesken ve Nafia hizmetlerinin milli iktisadi politikada önemli rolü varır ve bunlar bu politikanın yürütülmesinde başlıca alet olarak kullanılmaktadır. Bu hizmetler büyük ölçüde şehirlerle alakalı olarak temin edilmektedir. Bunların içinde yer alacağı veya hizmet edeceği şehirler ise bu asır içinde bir değil birkaç gelişme devresinden geçmektedir. Bu arada şehir plastiği de gelişmekte ve çok daha gelişmeğe muhtaç bulunmaktadır. Bunlarla başa çıkacak şehircinin bilgi ve fikir alabileceği kaynaklar çok muhtelif ve parça parça olup, bunların takibi dahi memleket ölçüsünde bir iştir.

        Şehir merkezi fonksiyonları gayet ince bir etüd mevzuu ve merkeze yapılacak müdahaleler de dakik bir sanat haline gelmiştir. Bu merkezlerde dahi bir serbesti ve ehven gayrimenkul kıymetleri temin etmek bir vazifedir. Arazinin kıymetlenmesinin de bir dönüm noktası vardır ve memleketimizdeki kıymetlenme durmadığı taktirde bunun tecrübesi bilfiil yapılmış olacaktır. Metre karesi 8000 TL olan bir arazide ancak sıkışık inşaat yapılabilir ve bu tip inşaat ta kıymetleri düşürecek baş unsurdur. Ucuz hizmetlerde ise, kolay yol gibi gözüken istikametlere sapmamak şehir tatbikatı ile uğraşanların memleketlerine borcudur. Ucuz mesken temininde dahi Nazım plan prensipleri ve amme hizmetleri devamının feda edilmemesi gerekir. Bu da iyi hesaptan başka bir şey değildir. Ammenin ve hususi teşebbüsün sermayesini en iyi şekilde kullanmak ve tesislerin güzellik ve devamlılığını sağlamak için çok yorucu statistik çalışmalar, her sahada gerekir. Araştırmaların da bir kısmı plancıyı, diğer şekillerde bulamayacağı iyi hal tarzlarına götürebilir. Türkiye’ de bir tecrübemizde, plancının altına inmek istemediği ve halkın fazla yüksek bulduğu standardın tatbikatında, bir anket neticesinde standardın biraz düşürülmesi ile mağdurluk şikayetlerinin durduğu ve şehircinin prensiplerinden hiçbir şey feda etmediği görülmüştür. Bunun gibi, mesela, şehirlerimizde inşaat tazyiklerinin hangi tabakalardan ve yerlerden geldiğini etüd etmek planlara çok daha fazla kontrol kabiliyeti verecektir.


Bazı Şehircilik Teknikleri

        Şehircilik mesleği zaman içinde bir planlama mesleği haline gelmekle başlıca ilmi planlama yöntemi olarak ortaya çıkmaktadır. Bundan başka şehir sosyolojisi ve içtimai psikoloji de, birçok kıymet hükümlerinin son mesnetleri olarak, önümüzdeki senelerin  faaliyetini teşkil edecektir.

        Bugün şehircinin kabul edilmiş etüd ve faaliyet sahaları, gayrimenkul tasarrufları, gayrimenkul piyasası, şehir iktisadi dokusu, belediye hizmetler mühendisliği, mesken politikası, orta vadeli yatırım programları, amme hizmetlerinin temini, kültür tesisleri, trafik şebekesi, belediye arsa politikasının tesbiti, yeni belediye arazisi temini ve toplamının artırılması ve bunların en başında da şehirde arazi kullanılışını tesbit ve bunun tabii değişme temayüllerini takiptir.

        Şehircinin bu işleri yapabilmesi için, mesela, coğrafya ilminin esasları, neticeleri ve araştırma metodlarını, perakende ve toptancı ticaretin işletme hususiyetlerini, iktisadi faaliyetlerin yerleşme temayüllerini, taşıt maliyetleri ve ağları, işletme sistemleri ve şebeke koordinasyonunu, sanayinin yer ihtiyaçları, şehirde mevkii, fonksiyonu ve tesirlerini, idare, imar ve medeni hukuk kaidelerini, trafik sayımlarını, kavşak ve yol kapasitesinin unsurları, mebde-münteha etüdlerini ve otoparkların mali planlamasını bilmek gerekir. Bunlardan netice alınması için de bir İngiliz kitabında denildiği gibi şehirci, avukatın takdim metodlarını, ilim adamının araştırmasını ve mimarın şekillendirmesini şahsında toplamağa mecburdur. Şehirciliğin bu hususiyetleri şimdiye kadar birçok kimselere şehircinin her işte allamei-kül olması ve eğitiminin belki 85 seneden de fazla (kendi hesabıma göre) sürmesi gerektiği fikrini vermiştir. Bu konuşmamızdaki tez, hususi bir şehircilik ve planlama mesleği teşekkül ettiği takdirde bu mülahazalara yer olmadığı ve şehircilik tahsilinin normal süre içinde tamamlanabileceğidir. 

        Planlama ve şehircilik mevzularında muhtelif mesleklerin alakası takdir edildikten sonra, birkaç netice çıkarmak icap eder. Mühendislik ve bundan daha fazla, mimari, şehirciliğe esas teşkil etmekten uzaklaşmıştır. Planlama ve şehircilik, başka bir mesleğe tali ve bunun devamı olarak öğrenilemez. Bu takdirde mesleğin kendine lüzumlu birçok bilgi hazırlıklar dışında kalacaktır. Şehircilik, birçok mesleğin görüşünü bir araya koymak ve bunların lisanından anlamak ve gayelerini birleştirmek fonksiyonu ile ortaya çıkmıştır. Bu mesleğin bizzat varlığı bu birleşmeyi yapmaktır. Şehirci bu birleştirici vazifesinden uzaklaştığı gün, mesleği lağvetmek ve işlerin parça parça ve her meslek tarafından ayrıca yapılması yoluna dönmek lazımdır.

        Meslekler arası yakınlaşma yeni olmuştur ve muhtelif ilim dallarında devam etmektedir. Şehircilikte müşterek zemin bulunması seneler sürecektir. Değişik mesleklerin de son senelerde gelişen ve diğer mesleklere yayılan kısımları vardır. Bu arada statistik ve örnekleme metodlarını sayalım.


Türk şehircisi

        Bu mevzudaki bazı hususlar Yapı ve Yollar zihniyeti ile alakalı kısımda belirtilmiş ve Türk şehircisinin yanlış meslek teşekkülüne işaret edilmiştir. Burada üzerinde ısrarla durulacak olgu, bu kanun zihniyetinin Türk şehirciliğini mevzuata ve meslek adamını da mimari ve mühendisliğe sevkedişi olmuştur. Bunun birçok kötü neticelerine yukarıda temas edilmiştir. Fakat dikkati en çekecek nokta, şehir imar planlarında, etraflı planlama gayeleri mevcut olmadığına göre, en çok mimarinin ve mühendisliğin zayıf olmasıdır.   Çizgi tekniği işe atfedilen önemle orantılı bir şekilde, çok zayıftır. Şehir olarak, bina olarak ve zevk olarak planlar çok düşük bir mimari seviye göstermektedir. Bazı halihazır haritalar müstesna tutulmak şartı ile, şehir imar planlarında her şeyden evvel mühendislik verileri yoktur. Bu arada en büyük şehrimizin en mutena yerlerinde dahi iki metre kot yanlışlığı yapılmaktadır. Yol, kanalizasyon vesair mühendislik prensiplerinin planlarda hiçbir aksi gözükmemektedir.

        Çok uzayan konuşmamızda, diğer metinlerden nakillere yer kalmadığı için, şehirciliğimiz hakkında söylenmiş şeyler arasında en mühim gözüken iki metine, Gustav Ölsner’ in bir 1946 konuşmasına ve Charles Abrams’ ın bir 1954 raporuna atıf yapmakla yetineceğim.

        Gustav Ölsner senelerce memleketimizde çalışmış ve Charles Abrams Birleşmiş Milletler için bir rapor hazırlamıştır. Bu iki metinde mevcut şehircilik mesleği teşekkülünden memnun olmamamız gerektiği muhtasar şekillerde açıklanmaktadır. Bu iki metin muhtevaları bu konuşmamızdan çok kısadırlar. Buna mukabil bu konuşmada da söylenebileceklerin ancak bir kısmına temas edilebilmiştir. Fakat belki, ve artık, bu durumu olduğu gibi görmek ve bundan sonraki enerjimizi mevcudun ciddi bir şekilde tenkidine değil, bundan sonraki nizamın kuruluşuna sarf etmek gerekir.
        Böyle bir meslek tanınmadığı için Türk şehircisi, öğrenme, olgunlaşma ve fikir sahibi olma devrini eğitim müessesesinde değil, iş başında geçirmektedir. Kapma bilgilerle olan bu gelişme de bir sisteme varamaz, tenakuzlar daima gözükür, 1/ 1 etüd denilebilecek pahalı iş başı inşaat tecrübeleri geçirilir ve şehirci gerek eski ve gerek yeni prensiplerinin hiçbirine samimi olarak bağlanmaz. Şehirciliğin gerisindeki felsefe bilinmedikçe, tefsir imkânları da ortadan kalkar. Bu sayede, yabancı memleketlerle mukayese yapıldığı takdirde bile, iyinin ne olduğu bilinmediği için, en kötü misaller seçilebilir ve iyileri seçildiği takdirde de bizim ruhsatiye şehirciliğimizin benzerleri addedilebilir. Ne de olsa her şehirde yollar, meydanlar ve binalar vs. vardır.

        Türk şehirciliği, şekil mevzularında, diğer memleketlerden çok fazla hukuk yoluna dökülmüştür: gaye olarak ve faaliyet payı olarak. Uğrunda büyük hukuki gayretler sarfedilen şehir planları bir mimarlık tasarımından ziyade, karşılaşılan hukuki mevzular karşısında alınan acele kararların hendesi bir şekilde donmasına benzemektedir. Bu iş de mimarlara yaptırılmaktadır.

        Yanlış meslek anlayışı herhalde daha geniş düşünce sistemi ile de alakalıdır. Bugün Türkiye’ de meslekler teşekkülünün 1900 senelerinin esaslarından pek farklı bir şekilde olduğu söylenemez. Tabirlerimizde dahi geniş çapta gerilik havası esmektedir. “Fen” ve “Teknik” tabirleri dahi Osmanlı veya Avrupalı vuzuhu ile kullanılmamaktadır.  “Teknik” kelimesi yanlış olarak “teknolojik” manasında kullanılmaktadır. “Teknik adam” tabirinin ise en çok “inşaat piyasasında talebe göre arzı az adam” manasında anlaşılması gerekir. Bu durumda imar makamlarınca senelerce imar tekliflerini red için kullanılan “fenni mahzur” ne demektir? Fenni kıstas nedir ? Bilhassa eldeki mevzular hemen daima hukuki olduktan sonra. Memleketimizdeki mühendislik pratiğine göre çok daha ileri matematik kullanan muasır sosyal ilimler, mühendisliğe göre daha mı az, daha mı çok fennidir, tekniktir veya ilmidir?

        Bizzat kanunlardaki tarifler, şehirciliği olduğu gibi diğer meslekleri de arzu edilemeyecek yollara sürüklemektedir. Bizzat mühendislik tarifleri bile, Türkiye’ de birçok mühendislik kollarının ve yakın mesleklerin gelişmesine mani olmaktadır. Çünkü bu kol ve mesleklerin alıcısı bulunmamaktadır. Böylece, dünyada birbirinin işine karışmak istemeyen ve dolayısile ihtisas sahası olan mühendislik kolları 250 civarında iken Türkiye’ de bilinen mühendislik kolları 6-7 etrafında dolaşmakta ve bütün işlerimiz bu zihniyete göre ayarlanmaktadır. Şehircilik mevzuunun dışına çıkarsak, mesleklerin bu umumi teşekkülü ile Türkiye’ de halka hizmet edecek ve ilmi ilerletecek grupların nasıl kurulacağı zihni durdurtan bir sual olarak ortaya çıkmaktadır. Şehircilik mevzuuna döndüğümüzde ise, bu kadar geniş bir mevzu için hususi bir tahsil veya hazırlık icap etmeyeceğini zannetmek affedilecek bir hata değildir ve her sene yüzlerce milyon lira yanlış yatırıma yol açmakta devam edecektir. Mimariyi şehircilik ve şehirciliği mimari zanneden de, bizzat mimarinin ne olduğunu bilmemektedir.

        Şehir planları ile mimarların arasındaki irtibat aşağıdaki şekilde olmaktadır. Bir belediye, mesela su isalesi tesislerini yaptırabilmek için şehir planı işini ihaleye çıkarmak veya diğer bir şekilde halletmek mecburiyetinde kalmaktadır. Bu safhada kanunun tarif ettiği mimar  veya mühendis ortaya çıkmaktadır. Mimarlar için bu işin tatlı veya verimli olacağını tahmin etmeyiz. Fakat, şehir planları mimarlar için bir boş zaman meşgalesi ve bilhassa büroların demirbaş masraflarını karşılayan bir dar geçim kaynağı olmaktadır. Mimar kendisine verilen tahsildeki analiz unsurlarından daha fazlasını keşfetmeye mecbur değildir. Kanun plan yapma hakkını kendine tanıdığı için, yaptığı tahsil ve hazırlığın işe kafi olduğunu zannetmekte mezundur. Mimarlarımıza kendi teknik mevzularında verilen tahsil, yetiştiriliş ve dokümantasyon eksikliği yüzünden çok eksik olduğu halde, yukarıdaki sebeplerle, bu tahsil sahipleri içtimai mevzuları da gayet iyi kavradıklarını zannedebilir ve bu sahalarda önemli kararlar almağa kendilerini mezun addedebilirler.

        Mimarların şehircilik pratiğinden uzaklaştırılmasının bizzat mimarinin kendisine de iyi tesirleri olacaktır. Böylece mimar, çizilen ve tatbik edilen proje arasındaki farkları daha iyi anlamağa, daha iyi inşaatçılık öğrenmeğe, modern tesisat mefhumlarını mekan planları içine sığdırmaya, kalfalara karşı ne şekilde davranmak icap ettiğini öğrenmeye ve büyük gelişmeye ihtiyaç gösteren stillerini değiştirmek için gereken kültürü elde etmeğe daha fazla vakit ve dikkat ayırabilecektir.

        Lüzumlu şehircileri yetiştirmemiz zaman alacağından, şehircilikle en yakından meşgul mimarları bu sahada alıkoymakta bugün için büyük fayda vardır. Ancak, bu mimarlardan herbirinin en kuvvetli vasıflarından başkasını şehircilik faaliyetlerine dahil etmekten kaçınmaları icap eder. Bundan başka, iş başında öğrenime de daha hızlı bir şekilde devamları lazımdır. Tanıdığımız birçok mimar şehircilikten anlamadıklarını ifadeden kaçınmıyorlar. Bu samimiyetin yayılması çok faydalı olacaktır. Bu hususta bir iddia olduğu takdirde de bilgi seviyesinin iddia ile mütenasip olmasının faydası inkâr edilemez. Ölsner’ in temas ettiği gibi, şehircilik iddiaları bazen mimari iddia eksikliğinden ileri geliyorsa, o takdirde tutulacak iki yol vardır: şehircilik iddialarını destekleyecek bilgi hamlesini kullanmak veya mimarı iddialara geri dönebilmek için daha fazla gayret sarfetmek .

        Türkiye’ de yirmi beş senedir, şehircilik idaresinin on , onbeş kişi arasında dönmesi de, bizzat mimari çevrelerinde şehirciliğin ne dereceye kadar mimari ile aynı meslek olduğu hususundaki fikirlerin mahiyetini ihsas etmektedir. Bu fikir, kendine mahsus bir şekilde olsa dahi bizim fikrimize yanaşır gibi gözükmektedir. Aksi takdirde mimari çevrelerinin daha geniş çapta şehircilik işine girmeleri ve hakim olmaları beklenirdi.

        Mühendislik mevzularına gelince, inşaat mühendisliğine ait birçok hususlar muhakkak ki şehircilik pratiğine ve planlarına mimariden çok daha fazla tesir etmelidir. Yalnız Türkiye’ deki şehircilik pratiği mühendislere, sahip oldukları mühendislik bilgisini tatbik edecek imkan vermemektedir. Bunun neticesi olarak ta gayenin ve hukuki  neticelerin ne olduğunu kavrayamayan mühendis, kendi bilgisini de tatbik edemeyince şehirciliği kutu-kutu çizmek olduğunu zannetmektedir. Verilen projelerin çoğunda, daha evvel söylendiği gibi, çizgi tekniği dahi çok zayıftır. Zaten imar planında da tesbit edilen meseleler için orta okul tahsili dahi fazlası ile kafidir. Şimdi akla bir sual gelir: Acaba mühendislik bu mudur ? Memleketimizde bizzat mühendislik hizmetlerinin kalitesini yükseltmek üstünde durulsa daha doğru olmaz mı ? Bugün oniki senede bir yüzde doksanı tasfiye olunan mühendislik kitaplarının temsil ettiği bilgi karşısında Türk mühendisinin durumu nedir ? Memleket şartlarına iyi uydurulan teknikler ne derece gelişmştir ? Bahçe mimarı olduğu zannedilenlerin kendilerini şehirci addettiği veya parselasyonların çoğunun mimarlık, coğrafyacılık veya herhangi bir meslekten nasibi olmayanlar tarafından yapıldığı bir muhitte, mühendislerin de aynı anlayışla hareket etmesi ne dereceye kadar doğrudur ? Fakat belki mesleği “yüksek mimarlık” veya “yüksek mühendislik” addedilen ve bu terimleri kabullenen meslek adamlarının muhitinde birçok şeye şaşmamak icap eder. Mesleğin mimarlık veya mühendislik kollarından biri olarak tarif edileceği bir muhit yaratılabilirse, herhalde o takdirde şehircilik ve planlama da inkişaf edecektir.

        Bir memleketteki meslek gruplarının başlıca mesuliyeti, memleket içindeki mensuplarını bizzat ve şahsen karar alabilecek duruma getirmektir. Çünkü, işlerin seviyesini bu şahıslar tayin edeceklerdir. Seviyesiz meslek sahiplerinin yanlış hareketleri merkezi bir kontrol mekanizması ile zannettiğimiz gibi düzeltilemez. Daha yüksek seviyelerin temini için de her şeyden evvel mesleklerin şahsiyetini bilmek gerekir.

        Seviyesizlik yanında kültür şaşkınlığı da geniş çapta mesuldür. Herhalde birçok kültür şaşkınlıklarımız Mecit devrinden aynen gelmektedir. Köy inşaatında Suadiye, Yenişehir veya kasabaların kalfa mimarisine düşkünlüğümüz, buna mukabil de eski kalfa mimarisinin ortadan kaybolması gibi davalar belki her şeyden evvel bir hazım meselesidir. Hâlbuki muasır ilim, hem mahalli şartlara uymaya, hem yeni gelişmeleri takip etmeye imkân vermektedir. Türkiye’ de her iki gayeyi inkâra devam edemeyiz. Bugün bazı yabancı memleketlerde tedris edilen sosyal ilim metodları, hem en ileri ilmi temsil etmekte, hem de memleketimizi daha iyi tanımak demek olduğunu anlamağa imkân vermektedir.

        Bir an evvel fazla miktarda şehirci yetiştirmemiz memleket menfaatine olduğu gibi en ehven ve en verimli yatırımlardan biri kalacaktır.


www.hayranhayvan.com Aydın Germen ve Ahmet Turhan Altıner tarafından yayınlanmakta. Last Update 08-01-2012

Website powered by Network Solutions®