Hayran hayvan

 

Ana Sayfa

AYDIN GERMEN

Trullo'lar

Yöre Mimarisi

Aydın Havası

Mimar Sinan hk.

Hayranlık

Çöküş

Şehirciler ve Plancılar

Nezih Eldem

Seçim

Bu filmi kaçırma

Gazi M. Kemal

Bir Polatlı Yaklaşımı

AHMET T. ALTINER

DÖNERHANE-I LAKLAKAN

“SOS”yete

Testus Ekobiyolorganikus

Orada bir ada var...

mahallenin renkleri

Tarzanlar

Lezzet zevzekleri

MAY projesi

TESTUS

Temel Deprem

Laik-i dünya

YAYINLAR

Yaşam tarzanları
Ahmet Turhan Altıner

Yaşama Sanatı adlı kitabımla ilgili olarak bu dergide yayımlanan söyleşide, yaşama sanatından farklı olarak yaşam tarzının ne olduğu hakkındaki soruya “Yaşam tarzı ticari, alınıp satılabilir bir kavram. Daha çok içinde çeşitli sporların yapılabildiği şehir dışı lüks sitelerin reklamlarında kullanıldı,” diye yanıt vermiştim. Hani eskiden ev alma komşu al denirdi ya. Bunun modası çoktan geçti. Şimdi, “ev alma yaşam tarzı al.” Yaşam tarzı, sınıf, gelir düzeyi ve bunların sonucunda elde edinilen statü ile ilgili; tüketim hevesiyle ve özentiyle doğrudan ilişkili. Örneğin yaşam tarzı satan bir sitenin fitness salonunda bir yürüme bandında çok ciddi suratla ve hayli gayretli bir şekilde koşarken yaşamının bir tarzı olduğunu düşüneceksin. (Dışarıdan seni hamster’a yani cırlak sıçana benzetecekler, ne gam.) Bu seni farklı kılacak. Site sakinleriyle benzer ama dışarıdakilerden farklı. Başka bir bakışla, “sürü marjinali” haline gelecek ve böylece farklı olan her şeyin sahibi olacaksın!
İstanbul’da yağ gibi yayılmaya devam eden bu korumalı siteler (gated community) sayısı acayip hızla çoğalırken medyanın da sıkça kullandığı spotlar hep yaşam tarzı üzerine. Sadece sitelerde mi, son yıllarda hızla çoğalan restaurantlar, braseriler, bulanjeriler, patisöriler, bistrolar ve sair kayıntı ve yiyinti yerlerinde de yaşam tarzından geçilmiyor. İstanbul sathının yeni sahipleri shopping center’larda (alış veriş merkezleri, Amerikan usulü akronimleştirilip AVM de deniyor) da vaziyet aynı. Hangi köşeyi dönsen karşına bir başka yaşam tarzı çıkıyor. Yaşam tarzına sahip olunca herkesin yapmadığı sporları yapacaksın, herkesin almadığı köpeklere sahip olacaksın, herkesin yemediği yemekleri yiyeceksin.
Yaşam tarzı sahiplerine ad bulmaya çalışırken “yaşam tarzanı” geldi aklıma. Sonra yaşam tarzıyla Tarzan arasında ne ilgi kurabilirim diye internette biraz gezindim. Oooo. Ben kelime oyunuyla üretmiştim bu deyimi; meğer Tarzan ile korumalı siteler arasında gerçekten bir ilişki varmış. Önce Tarzan öyküsüne değineceğim, sonra da bu sitelerdeki modern tarzanlarımıza…
ABD’de 1912’de yayımlanmış Maymunların Tarzanı romanının kahramanı Tarzan kimin çocuğudur? Bir maymunun mu? Bir İngiliz aristokratıyla karısı, yolculukları sırasında gemide çıkan isyan sonucu Batı Afrika sahiline bırakılırlar.  Kurtulan eşyalarından bir ağaç ev yaratırlar. Tarzan orada doğar. Bin bir tehlike altında anne dayanamaz ve çıldırarak ölür. Baba bir goril tarafından parçalanır. Tarzana sahip çıkan bir maymun onu büyütür. Tarzan, ağaç evde bulduğu bir resimli İngilizce kitabından birkaç kelime öğrenir. Bizim Tarzanca dediğimiz dili, yani. Yine aynı sahile terk edilen başka bir İngiliz grubu Tarzan’ı keşfeder. Tarzan o gruptan Jane’e âşık olur. Bütün Tarzan kitaplarının en önemli özelliği anne babasından kalma cangıl evini siyah yamyamlara karşı kahramanca korumasıdır. İşte bugünkü korumalı site ideolojisinin kaynağı bu bence. Yazdığı Tarzan kitaplarıyla çok meşhur olan yazar Edgar Rice Burroughs 1919’da Los Angeles’in San Fernando vadisinde satın aldığı büyük çiftlik arazisinde Tarzana adını verdiği ilk korumalı siteleri kurar. Prestij sevdalısı yazar Burroughs’un yarattığı yerleşmeler, golf sahaları, country club’lar, spa’lar, fitness merkezleriyle, uzak doğu restoranlarıyla, bugünkü sitelerin belki ilk örneği. Çoğu ABD ve dünya insanı Tarzan’a hep hayrandırlar. Olimpiyat Yüzme Şampiyonu Johnny Weismüller’le ölümsüzleşen Tarzan idolü bugünkü yaşam tarzının ağa babasıdır. Yani anlayacağınız yüz yıl öncesinden başlıyor bu yaşam tarzı. Nereden nereye… Tarzan gibi maymun misali…
Tarzan’ın öyküsü, anne babasının yaptığı onun da sahiplendiği cangıl evini siyah yamyamlardan şiddetle koruması, batı emperyalizminin gerçeklerini ters yüz ediyor. Beyaz insan (romana göre Tarzan cangılcada beyaz adam demekmiş) kendi kültürünü bütün harici siyah tehditten koruyor. İddiaya göre Tarzan öykülerinde Anglo-Amerikan uygarlığının ve aile yaşamının, ancak yalıtılmış olarak, abartılmış güvenlik ve duvarlar içinde sürdürülebileceğine dair inancı yatıyor. Bu ırkçı görüş yirminci yüzyılın banliyö mahalle ve kentlerini ve giderek metropolünü biçimlendirecektir. Örneğin, Avustralya’nın ilk korumalı sitesinin kurucusu Mike Gore, “Bugün sokaklar karafatmalarla dolu. Herkesin ailesini, kendini ve mülkünü bu karafatmalardan korumak için güvenli ve barış dolu bir yerde yaşaması şart,” diyor.  
İşte bu karafatmalardan, ya da daha hafifi, çılgın kalabalıklardan uzak, korumalı veya korunaklı ya da duvarlı veya kapılı siteler derken, villa veya daire biçiminde lüks olarak inşa edilmiş, içinde en az on beş yirmi konutu olan, güvenliğe çok önem verilmiş, oturanlar için sosyal donatılar sağlanmış siteleri kastediyorum. Ancak bu genel tanım yeterli değil. Nedeni hiçbir tanım dünyadaki bu hızlı siteleşme eğiliminin şiddetine dayanamıyor. Artık prestij, statü, gelir grupları, sosyo-ekonomik gruplar gibi tanımlar da alabora olmuş durumda. Nasıl mı? İstanbul’da önce Etiler ve daha sonra Kemerburgaz’da başlayan bu korumalı site furyası sayısı 1980’lerden bugüne, kaba bir kestirimle 1500’e ulaştı. Konut sayısı 200 000’den fazla. İstanbul nüfusunun % 5’ini (bu oran ABD’de % 10) kapsayan bu siteler halen büyük hızla çoğalma eğiliminde. Toplumun kremasının oturduğu örneklerden, gökler fatihi rezidanslara ve orta sınıfın oturduğu site şeklinde örgütlenmiş apartmanlara kadar geniş bir yelpaze söz konusu. “Yaşam tarzanları” potansiyel sayısının her on kentli kişiden birine doğru gittiğini; toplumuzun giderek tarzanlar tarafından yönetildiğini de söyleyebiliriz. Bu furya Ankara ve Bursa gibi nice büyük kentimizde de bütün şiddetiyle sürüyor. Manisa Tarzanı’mızın pabucu milyonlarca kez dama atılmış olmuyor mu?
Yaşam tarzı ile doğa, örneğin spor arasında nasıl bir ilişki var?  Güzel yaşamak için modern dünyanın tüm nimetleriyle kuşatılmış bir hayat mı sürmemiz gerekiyor? Bazı insanlar yaşamı “sahip olma” üzerine kurup yıllarını bu uğurda harcadıktan sonra, özellikle 50 yaş sonrası, doğal olana yönelmeye başlıyorlar. Ve bu duruma da kendilerince bir yaşam tarzı yorumu getiriyorlar. Gerçekten böyle mi, öncelikle bıkıncaya kadar aç olan taraflarımızı doyurmamız mı gerekiyor? Abartılı biçimde sahip olmak, abartılı biçimde tüketmekten söz ediyorum. Çünkü yaşam tarzanları yaşlandıklarında hayatın kısa olduğunu, sadece sahip olarak onu anlamlandıramayacaklarını, yaşamın sonuna geldiklerinde dönüp sahip olduklarına bakarak “ben gerçekten yaşadım” diyemeyeceklerini anlayıp çoğunlukla spora yöneliyorlar. Bazen de Amerikan etkisiyle Zen Budizmi’ne, Yoga’ya. Ben bunlara karşı değilim. Ama sadece nefes jimnastikleri veya belli hareketler yaparak hayatın anlamlanacağını da sanmıyorum. Yani yine para vererek böyle kurslara katılacaksınız orada belli hareketler öğrenerek o felsefeyi ele geçirmeyi umacak, varoluş sorununuza çare bulacaksınız. Veya “yaşam tarzı” satan sitelerin yemyeşil parkurunda veya fitness salonlarında koşarken yaşamınızın bir tarzı olduğunu düşüneceksiniz. Burada sorun “sahip olmak” ile “var olmak” arasındaki karşıtlık. “Sahip olma” anlayışı içinde “var olma” sorunları çözülebilir mi?
Köpek markaları (cinsleri) çok önemli. Kimsede görülmeyeni edinmek! Görülmeyen marka olsun diye artık hepsi tüketildiği için kıyıda köşede kalmış cins çirkin köpekler alınıyor. Kendileri gezdirmiyor, hizmetçiler bu işi yapıyor,  bakamadıklarında da bu cins köpekler şehir çöplüklerine atılıyor.
 Fidanlıklara bağlı bahçe mimarları tutuluyor, bahçenin dizaynını zaman içinde, iyice algılayarak kendi kendine yapma zevki yerine bunlara bir anda yaptırılıyor ve yine bu kişilerin önerdiği bitkiler (kazıklama maksadıyla) gereğinden skandal seviyesinde fazla alınıyor. Bir bahçe duvarının demirlerini sarması için üç adet acemborusu yetecekken yirmi dört; aynı şekilde üç sarmaşık yasemin yerine on üç adet ekiliyor (bunları içinde bulunduğum sitenin - ben de bir sitede oturuyorum ve içeriden eleştiriye inanıyorum - bahçe duvarlarında gidip saydım.) Tabiat kanununun farkında değiller. Bu fazla bitkiler kökleri birbirleriyle rekabet ettiğinden beklenenin tam tersine büyüyemiyor, çiçek veremiyor yani istedikleri gibi bol çiçekli bir sarmaşık oluşamıyor çünkü bunlar ancak belli bir boya geldikten sonra çiçek verirler. Hâlbuki yirmi dört yerine üç adet ekseler,  birkaç yılda orası çiçeklerle dolacak. Canlıların zamana ihtiyacı olduğunu hiç bilmiyorlar. Ayrıca fidanlıklarda büyütülmüş koca ağaçları çok büyük fiyatlara bahçeye dolduruyorlar. Salonlarına eşya doldurur gibi. Onların birer canlı olduğunun bilincinde değiller. Bunlar büyüyor, ürüyor kısa sürede. Bu kalabalık bahçe, etrafı sarmış bitkiler nedeniyle de metruk ev görüntüsüne bürünüyor, onları sökmek zorlaşıyor.
            Özet olarak yaşam tarzanları satın aldıkları köpekleri, bitkileri ne tanıyorlar, ne seviyorlar.  Profesyonel sporcu olmayıp ama onlara benzer şekilde kaslarını hep aynı seviyede tutmak gibi saçma sapan zorlamalara giriyorlar. Ve bu “yaşam tarzı” içinde tercihleri hep spordan yana oluyor da nedense hiç yaşamı anlamlandırmaktan yana olmuyor. İster yaşam tarzanları, yaşam Jane’leri, ya da yaşam tarzanının çocukları olsun, davranışları kalıplaşmış, hiç de Burroughs’un özgür Tarzan’ına benzemiyorlar.
            Ne yer ne içer bu yaşam tarzanları ve ailesi? Okudukları dergilere baktım, yedikleri ya da hayal ettikleri:  “Pommes moscovite” ile somon havyar, fümelenmiş palamut ve yengeç eti… Somon füme kulesi ile ”dent de loup,” krema, “rosti” ve yeni soğan… Istakoz çorbası ile ıstakoz eti ve krema… Hindi göğüs ile istiridye mantar dolgu, “pommes fondant” patates, ratatouille ve “demiglace” sos… Panna cotta ile Bourbon vanilya, Belçikalı çikolata mus, “riz conde”… Aquitaine havyarlı ve trüf yağlı tel şehriye makarnası… Süt kuzusu, domatesli confit, fırınlanmış arpacık soğanı…
            Yaşam tarzanları için pıtrak gibi açılmış lokantalarda, bistrolarda, braserilerde masalar ve tabaklar da abartıya uymak zorundalar. Öyle büyüktür ki masa ve tabaklar, insana yer kalmaz. Herkes birbirinin içine girmiş gibi, tanısın tanımasın. İki lakırdı edemezsiniz. Geçenlerde bir tarzan bistroya gitmiş, menüye göz atmış.
-       Piliçli Sezar Salatası istiyorum demiş, ama tavuklu olmasın.
Bunu bistronun biçare garsonundan öğrendim. Garson’a göre onlar nar çılgını, suşi sevdalısıymış. Yaşam Jane’leri kursa katılıp suşi veya pasta yapmayı öğreniyorlarmış!!!  Fanus içinde yaşayan bu komün tarzanları, onlara sunulan yaşam tarzı mönülerini de derhal ezbere alıyorlar anlaşılan… “Sahip olma”nın lisanı sanırım bu.
            Sade yenen bazı şeylerin tadını bozmamak gibi bir hassasiyeti ve ince zevki “damak tadı” diye bilmek… Ne yiyorsan onun kültürünü, örneğin kalkan tavayı taze sarımsakla birlikte tanımak… Bunlar iyi fikir bence… Kaba saba İtalyan peyniri ricotta’nın lor peynirinden hallice olduğunu bilmeyip, ille ricotta diye tutturmak… Şimdi olduğu gibi fırında kalkan yapan yerlere ne kadar “in” bir yer diye akın etmek bana iyi fikir gibi gelmiyor. 

www.hayranhayvan.com Aydın Germen ve Ahmet Turhan Altıner tarafından yayınlanmakta. Last Update 08-01-2012

Website powered by Network Solutions®